Ordu
DOLAR9.262
EURO10.7921
ALTIN526.39
Birol ÖZTÜRK

Birol ÖZTÜRK

Mail: [email protected]

BİR AĞAÇ BİR ÖMÜR

“Cihan harbi çıkmış, memlekette açlık varmış. Ekmek yokmuş ille de; vesikaya bağlanmış ekmek. Böylesi haberler duyuyoruz ama inanmıyoruz. Biz, bu dağın başında aç kalmıyorsak koca memleketin koca koca kentleri neden ve de nasıl aç kalırdı ki? Aklımız almıyordu bir türlü.”  dedi dedem, konu yerli üretim ve tarımdan açılmışken ve İkinci Dünya Savaşı yıllarındaki yokluktan falan bahsederken.

“Tarım arazisi azdı ve en mühimi de işgücü sorunu vardı. Milli Mücadele kazanılmıştı ama kan ağlıyordu memleket”

Diye devam edecek oldum, bu hususta okuduklarımdan, seyrettiklerimden ve duyduklarımdan yüz bularak. Yüz bulduğum meselenin muhatabı yüz yıllık tecrübeydi karşımdaki; yaşadığını ve yaşadığı kadar bilecekti elbette dedem.

“Aşağı köyler kıraçtı. Toprak sığ, bereketsiz. Ne ağaç vardı ne orman. Bak, şu gördüğün bağ bahçe var ya...” diyerek dedem, parmakları kemikli eliyle havada bir tam daire çizdi.

 

“Bu bağ bahçeyi dikerken daha çocuktum. Fındık diktik, meyve ağacı diktik. Yeri geldi ormana kestane, gürgen, meşe diktik. Ağaç demek yeşil, yeşil demek bereket demekti.”

Sustu sonra, kısacık. Başı bin yıldır dumanlı Büyükdağ’a baktı. Usul usul Danalık Tepesi’ne kaydı sisli gözleri sonra.

“Yağmuru da güneşi de karı da hep zamanında ve ayarında olmuştur buraların. Bereketinin sebebi şu dağlar, dağlardaki ağaçlardır.” dedi.

Aşağı köyler kışın yakacak odun, yazın bir gölge bulamazken, ekmeklik bir diş darı yetişmezdi o kısır topraklarda. Ama biz burada her yana darı ekerdik, dipdiri, sapsarı darı olurdu. Sırtımızda taş taşır fırın yapar ve o fırında kuruturduk darıyı. Elbirliğiyle değirmen yapar sonra da un ederdik zahiremizi. O unu da ekmek... Sonra, gostil, fasulye, pırasa olurdu. Elması, armudu, eriği... İneğimiz, koyunumuz, camışımız olurdu, sütümüz, yağımız, yünümüz gani... Tavuğumuz olurdu, folluklar yumurtayla dolu... Dağda böğürtlen, çalı çileği, tırmıt, galdirik, melocan...”

Yine sustu, kısacık. Bu defa Çakıryatak’tan yana baktı. Kimler gelip geçmişti koca ömründen, neler değişmişti de şu kadim tablo hep sadıktı işte.

“Belki diyorsunuzdur yahu bu adam denize üç adım yerdeki arazileri bırakıp da niye bu dağ başına çıktı diye. Açlıktan ölmemek için. Toprak, kendine hürmet edene hainlik etmiyor. Ben bunu bilirim. “ dedi ve eliyle karşı dereyi gösterdi.

“Aha bak, derenin suyunu biriktiriyorlar. Beton döktüler önüne” derken Büyükdağ’ın derelerini esir alan beton bariyerler yaban otu misali oradaydı.

“Derenin suyu bir parmak şimdi! Dere yatağı boyunca in de bak, var mı o eski şenlik!”

İkinci Dünya Savaşı’nın kıtlık yıllarından bahsedelim derken; bir ağacın bir avuç toprağı, bir avuç toprağın bir dağı, bir dağın bir ormanı ve bir ormanın insan ömrünü kurtardığının masalımsı hikâyesini dinledik.

Ben, yaşanmışlıkların, yaşamışların, yaşlanmadan yaş alanların, hep nefes alanların, ömrünü bir ağaçla denk tutanların şahidiyim. 

***

Ve bugünlerde:

Ormanlarımız yanıyor; yakmayacaksın!

Sel oluyor; dere yataklarına beton döküp HES, bina yapmayacaksın! Derelerin denize döküldüğü yere kara asfalt dökmeyeceksin!

 

Kuraklık oluyor; rant uğruna doğayı satmayacaksın! Bir avuç yeşile bile tahammül gösteremeyip de kepçe dozerle ve de milletin malum yerine söverek doğaya dalanları tolere etmeyeceksin!

Salgın hastalıklar kırıp geçiriyor; “önce insan” odaklı yaşayacaksın! Aşıysa aşı, önlemse önlem, artistlik yapmayacaksın! Halka hizmeti hakka hizmet bileceksin, hamaset yapmayacaksın!

Savaşlar, terör eylemleri oluyor; önce ve hemen barış, illaki demokrasi ve kahrolsun faşizm diyeceksin! Emperyalizme uşaklık, jandarmalık edip de kendi çocuklarını yemeyeceksin!

Sınıf ve sınır şovenisti olmayacaksın ki dün “Türken Raus” diye Avrupa’nın göbeğinde emekçi yurttaşlarımızı ateşe verenlere benzemeyeceksin!

Yani insan olacaksın insan!

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar