VAKIF KATILIM
Ordu
DOLAR17.9331
EURO18.4099
ALTIN1039.3
Nalan TÜRKELİ

Nalan TÜRKELİ

Mail: [email protected]

reader

BİZİM SİNEMALARIMIZ

Henüz yeni kaybettiğimiz Cüneyt Arkın ve Türk sinemasına emek vermiş,

şimdi hayatta olmayan tüm sanatçılarımızın anısına saygıyla!

Yetmişli yıllardı. Çocukluğumuzun en lüks eğlencesi, şehrimize haftada bir gelen sinema  filmleriydi.

Ordu ili şehir merkezinde, zaten topu topu iki kapalı, bir de yazlık sinemamız vardı. Aynı film bir hafta boyunca oynatılır, yeni film hafta başı gösterime girerdi

Gelecek filmin reklamı, önce cadde ve sokaklara taşınır, siyah beyaz filmler gibi, yine siyah beyaz kağıttan afişlerle süslenirdi, aynı cadde ve sokaklar.

O günleri hatırladıkça özlemle, hâlâ buruk heyecanlar yaşarım.

Kalabalık aile olduğumuzdan, annem bizleri kaybetme endişesiyle, kapalı sinemalarda da genelde üst katta bulunan loca tutardı. Salonun loş karanlığındaki koltuk numaralarını, teşrifatçı denilen yer gösterici, el feneriyle aydınlatırdı.

O loş karanlıkta fener ışığıyla buluşan yüksek duvarlar, irili ufaklı ve kıprak, oynak, kocaman kocaman insan gölgeleriyle dolardı. Sinemayla ilk tanıştığımızda, gölge dev insanları gerçek sanmış, üzerimize düşecekler korkusuyla, anneme sığınmıştık.

Altı çocuk, ikişer ikişer, sıkış tepiş oturtulurduk koltuklara. İtiş kakış çekişmelerimiz, filmin başladığını haber veren (Gong) sesiyle son bulurdu.

Yazlık sinema biletleri de ikişer kişilik alınırdı. Tahta sandalyelerin gürültülü gıcırtıları eşliğinde yerimize geçer geçmez, kapı girişinden aldığımız yiyecek içecekleri açar, neşe içinde büyük bir iştahla tüketmeye başlardık.

Frigo gazoz ve patlamış mısır, olmazsa olmazımızdı.

Bel çevrelerine iple bağladıkları tahta tablalarda, yine frigo alaska marka dondurma satan seyyarlar dolanırdı. "Annem, her seferinde dondurmacıya  "Çocukların bir yerleri şişecek" dedikten sonra, birer dondurmayı elimize tutuştururdu.

Gong sesi vurana dek, içi mısır dolu jelatin ve cam şişelerden çıkan armonik seslerle şenlenirdi, sinema alanı.

Bir de, katlanabilir halkalı, rengarenk mika bardaklarımız, nereye gitsek yanımızda olurdu. Bir kap içinde evden getirilen su, o mika bardaklarda içilirdi. Evinden hazırlıksız gelen ailelerin, "su" diye ağlayan çocuklarına, annem mika bardaklar elinde, hızır gibi yetişirdi.

Anlık zamanlar, daha bir coşkulu duyguya bırakırdı yerini. Sinema salonunda bulunan herkes, o zaman diliminde adeta bir bütün aile olurdu. Çişi gelen çocukların hepsine, yetişkin bir abla eşlik eder, bu yardımlar sonraki zamanlarda sıkı bir dostluk yaratırdı.

 

Hiç tanımadığımız hayatlar, beyaz renk beze yansıdıkça bazen hayrete düşer, bazen hüzünlenir, bazen de adı konmamış öfkelere kapılarak, annemle birlikte ağlar dururduk.

Hasta yavrusunun başında beklerken onu kaybeden annenin yanık ağıtları, ciğerlerimizi dağlardı.

Merhameti, acımayı, sevmeyi, sahiplenmeyi, nefreti, hayata kafa tutmayı da bizler, önce bizim sinemalarımızdan öğrenirdik.

Perdeye yansıyan o hayat kavgalarının gün olup bire bir şahidi olacağımızı hiç bilemezdik!

Her filmin ana teması, kadına şiddetti! Ve yine husumet güden hasımların tüm intikamlarının hedefinde kadın vardı! İntikamdan gözü dönmüş adamlar, ancak tecavüzü başarıyla gerçekleştirdiğinde rahata eriyordu!

 

Döven ve sövenlerle, az ötede severek himaye eden erkekler, aslında pek de farklı değildi! Sevdiği kadın tarafından aldatıldığına kanaat getiren erkek de, kadına aynı şiddeti layık görüyor, hıncını alamamışsa, canavar ruhla, acı çektirerek öldürüyordu kadını!

Vahşet içerikli sahneler, ağır ağır yerleşiyordu, bilinçaltımıza!

Bu kalıplaşmış oyunları bozan roller yok değildi! Öz varlığının bilinciyle, erkek otoritesine karşı çıkan, kanıksanmış tabuları yıkma cesareti gösteren kadınlara eşlik eden erkekleri de, avuç içlerimiz acıyana kadar alkışlardık.

Kadını incitmekten imtina eden, onurlu ve gururlu, arkasını dönüp giden erkekleri de aynı heyecanla alkışlardık.

Ölümler, ayrılıklar, hastalıklar ve kavgalara rağmen, filmlerin sonunda sözde iyiler kazanıyordu.

Şehre yeni bir film gelene dek, düşlerimiz, bin bir gece masallarıydı. Uykuya dalarken de  kuş kanatlarına takılırdı rüyalarımız.

Yarım asırdan fazla zaman geçmiş aradan! Gerçek hayattaki kavgalarımız, yine hâlâ aynı yerde!

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar