Ordu
DOLAR15.8925
EURO16.7803
ALTIN926.99
O.Rüştü BAŞ

O.Rüştü BAŞ

Mail: [email protected]

reader

Çin modeli

Türkiye 1945 yılında İkinci Dünya Savaşı galip devletleri arasına katıldı. Bir yıl sonra 21 Temmuz 1946’da da tek partili sistemden çok partili sisteme geçildi. Halk Partisi’nden ayrılan Celal Bayar, Adnan Menderes ve arkadaşlarının kurduğu Demokrat Parti (DP) bu seçimde Meclis’te 64 milletvekili ile temsil hakkı kazandı. Seçimlerden 45 gün sonra ise Halk Partisi iktidarı 7 Eylül kararı ile Türk Lirasının değerini düşürdü. Türk Lirasının değerinin düşürülmesi DP’ye daha çok prim kazandırdı ve 1950 genel seçimlerinde 1946 seçimlerinin tam tersi bir sonuç alındı. Halk Partisi (HP) Meclis’e 69 milletvekili sokabildi. Tek dereceli çoğunluk seçim sistemi DP’ye Meclis’te yüzde 85 temsil hakkı kazandırmış, Halk Partisi’ni (HP) sadece TBMM’de değil ülke politikasında tamamen etkisiz hale getirmişti.  

İşte tam da o yıllarda Çin’de Mao’nun önderliğindeki Çin Komünist Partisi iktidara el koymuşu.

Batı ittifakı içinde olan ABD ve müttefikleri, SSCB’den sonra, Çin’deki yönetimin de komünistlerin eline geçmesini hiç hoş karşılamamıştı. Dünya artık iki kutuplu bir dünya idi, bir tarafta demokrasi cephesi, diğer tarafta (totaliter) doğu bloğu vardı!

Buraya bir nokta koyup, günümüze gelelim.

***

Çin 1970 yılına kadar uyguladığı katı devletçi politikayı önce esnetti, hedefi: Dünya Ticaret Örgütü üyeliği idi. 2001 yılında hedefine varmıştı. İzlediği serbest piyasa ekonomik modeli, kazanılanın yarısından fazlasının yatırımlara ayrılmasını sağladı. Planlı büyüme, yoksulluk, iş bölümüne göre eğitim, sağlık, çevre ve cinsiyet eşitliği gibi 8 hedefin tutturulması sonucunu getirdi.

Bugün Türkiye’de bir Çin modeli tartışacaksak, önceliğiniz ucuz emek olmamalıdır. Araştırma Geliştirme (AR-GE)’ye 7 milyar dolar değil, Çin gibi bütçenizden 372 milyar dolar ayırmanız gerekir.

Diyeceğim o ki:

1950’li yıllarının gençleri bizler, ekonomimizi büyütmek için planlar yapardık. Örneğin 1 milyar nüfuslu Çin’e 1 milyar kancalı iğne satmakla ne kazanacağımızı hesaplardık?

Nurculuğun babası sayılan Said-i Nursi de nur talebelerine bu hesabı yapmış… “Bir kişi 1 iğne yapar, 10 kişi 1 değil 100 iğne yapar” demiş… Biri, iğnenin çubuğunu keser, biri ucunu biler, biri deliğini deler, biri zımparasını yapar… Marksist felsefede bunun adına ilkel sermaye birikimi “manifaktür”, yani iş bölümü denir.

Çin katma değeri yüksek sanayi ürünlerine yatırım yapmakla kalmamış, modern anlamda iş işbölümünde yenilikler yaparak, bugünkü büyüme hedefini yakalamıştır.

Bizde belirlenen hedefin nirengi noktası sürekli şaştığı için, ölçümleme hesapları yanlış çıkıyor. Dolayısıyla istenen büyüme hedefini de tutturamıyoruz.

Elimizi güçsüzleştiren de bu belirsizliktir.

***

Yazının başında ifade ettiğim bu belirsizlik yani TL’nin değerinin düşürülmesi, yoksullaşma, DP’yi 1950 yılında iktidar yapmıştı.

Bugün AKP’nin önündeki en büyük handikap TL’nin sadece dolar karşısında değil, Bulgaristan, Afganistan, İran parasına karşı da değer kaybıdır. Bu, Tekirdağ/İstanbul/Van illerini ucuz pazarlar haline getirmiştir. Dolarla aldığımız imalat girdilerini bir süre sonra alamaz hale gelince, iç piyasanın nasıl dalgalanacağını bilemezsiniz.

Ekonomistler önümüzdeki haziranı çok daha zor geçireceğimizi söylüyorlar. Sizin anlayacağınız 230 gramlık ekmeği 3 lira değil, 6 liraya almaya hazırlanın…

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar