Ordu
DOLAR15.9175
EURO16.8403
ALTIN942.65
H. Naim GÜNEY

H. Naim GÜNEY

Mail: [email protected]

reader

ESKİ ULAŞTIRMA BAKANI HASAN FERDA GÜLEY’IN HAYAT HİKÂYESİ… (2)

 

 

Dünden devam

Kadın-erkek herkes gün ışırken kalktıkları için imece sahibi beylerin ve ağaların aşanalarında kazanlarla öğle yemeği hazırlanıncaya değin, gün yükselmeye ve sabah serinliği kızgın güneş tarafından emilmeye başlarken, imece başı imeceye kuşluk yemeği izni verirdi.  Herkes tarlaya gelirken evlerinden getirdikleri çoğu mısır bazlaması ve birazcık keş'den ibaret olan yemeklerini yiyerek midelerini bastırırlardı. Öğle yemeği olarak çoğu kez mısır çorbası, ama ayranlanmış; bir de ikinci yemek olarak yine mısır unundan yapılmış yağlaç veya bulamaç denilen üstünde bir kaç kaşık kızgın yağ gezdirilmiş düğün aşı, ya da bol böğrülce ile pişirilmiş pancar (kara lahana) ve de herkese mayalanmamış mısır unundan yapılan büyük boy birer bazlama veya mayalı küçük boy ikişer mısır ekmeği verilirdi. Saç üstünde pişirilen buğday ekmeği ise zengin ağaların sofralarında bulunabilirdi.

İmeceler 20-30 kişilik kadınlı erkekli diziler halinde tarlada çalışırken aralarına girip onlarla mısır kazmak, susayanlara güğümün bulunduğu yere koşup maşrapa veya bakır ibrikle su getirmek, ağladığını duyduğun bebeğin beşiğine koşup sallamak ve öğle yemeklerinde aralarında oturup kocaman bir tahta kaşıkla ağzımı yırta yırta onlarla aynı kaptan yemek yemek en hoşlandığım şeylerdi.

Hoşlandığım başka şeyler de vardı: Örneğin hizmetçilerin söylediklerine göre annelerine büyük bir kuşun – herhalde atmaca veya kartalın - kapıp götürdüğü yetim kalmış civcivlerin önlerine düşerek, tavuk gibi sesler çıkarıp yem bulmuşum da çocuklarıma yedirmek istiyormuşum gibi onları elimdeki çomağı vurduğum yere toplamak, güneşin bulutların arkasına girdiği ve rüzgar estiği zamanlar sıcak yer aradıklarını görünce yüzükoyun yere yatarak ve belimi yukarıya doğru kamburlaştırarak onları altımda toplamak… Gömleğimin açık yakasından koynuma girenlerin küçücük sesler çıkararak yumuşak ayaklarla vücudumun orasında burasında dolaşmalarına yardımcı olmak... Ya da Karabaşla Alabaş'ı - iyi beslenmekten bacakları boğum boğum olmuş, kıçlarını alıp yürümekte güçlük çeken iki şişko eniği - kardeşimle işbirliği halinde, birini sırt üstü alta yatırıp diğerini yüzükoyun onun üstüne koyarak ve sert bir şekilde üstekini hareket ettirerek alttakine kavgada kardeşine yenilmişlik öfkesi verip önce onu sonra öbürünü kızdırıp dalaşa tutuşturmak... Kırılan onur duygusunun kabarttığı öfke ile öyle öldüresiye bir dalaşma bin güçlükle ayırabildiğimiz zaman biri kardeşimin, öbürü benim elimde birbirlerine hırsla havlamalarını olanca şiddetiyle sürdürürler, düşmanlıklarını unutmak için zaman geçmesi gerekirdi. Gece yatağıma girince uykuya yenilmeden önce civcivlerimin kümeste civciv çıkarmış başka bir tavuğun kanatları altında kendilerine sıcak bir yer bulup bulmadıklarını ve eniklerin artık anneleri sık sık onları bırakıp gittiğinden serendinin altındaki yerlerinde birbirlerine sokulup yatarken üşüyüp üşümediklerini, korkup korkmadıklarını düşünür, onlarla yatağımda koyun koyuna yatamadığıma üzülürdüm.

Çukurcak'taki evin yan tarafında ve tarlaların bittiği yerde bir dere akardı. Yazın suyu çok azalan derenin kenarında oynardık. Töngeloğlu mahallesinden Ramazan adında elinden herşey gelen, yaşı bizden büyük bir çocuk vardı. Bize «çiçek değirmeni» yapmayı öğretti: Derenin uygun bir yerinden suyu ana yolundan ayırıp açtığımız bir park içinden, çamurdan yapıp içini ceviz yaprağı ile kapladığımız bir depoya akıtıyor, depo dolunca altında küçük bir delik açıyorduk. Depodaki su bu delikten ağır ağır akarken suyun üstünde bir sarmal oluşturuyordu. Değirmenin temel öğesi bu su sarmalı idi; o burgu gibi dönen yere bir papatya, hatta sapı koparılmış daha büyücek bir çiçek koyunca değirmen taşı gibi dönmeye başlıyordu.

Aybastı'ya gittiğimiz ilk yıllar babam malullük aylığı aldığı, için geçim durumumuz oldukça iyi idi. Emem de babama yardım ediyordu. Gazımız, tuzumuz, şekerimiz, kapımızda uşak ve hizmetçilerimiz, bir iki sağılırımız, serendimizde zahiremiz, kilerimizde erzakımız vardı. Ve Çerkez Hanım (annem) kısa sürede Çukurcak'da, yalnız Çukurcak'da değil komşu köyler olan Yakacık, Ahurcuk, Elbeyi, Eceli köylerinde de halkın sevgilisi olmuştu. Sepetine bir kaç yumurta, taze pancar, üç dört elma armut koyan, ya da eline bir tavuk veya horoz alan köylü kadınlar akın akın annemin ziyaretine geliyorlar ve dönerlerken boşalan (gıdık)larında (küçük sepetlerinde) onun armağanlarını götürüyorlardı. Bu da çoğu kez küçük bir şişede gaz yağı, veya biraz tuz, ya da şeker oluyordu. Tıka basa dolu olarak Düzce'den getirdiği sandık, bu hemen hepsi yoksul, altta yok üstte yok derecede çıplak, sahipsiz insancıklara yardım için boşalmıştı.

 

 

1965 yılında Aybastı ilçesinden bir görünüm...

O vakitler Ankara'da Mustafa Kemal ve Ulusal Meclis Hükümeti; İstanbul'da Padişah ve Bab-ı-âli vardı. Fakir köylüler hem Ankara'ya hem de İstanbul'a vergi ve asker veriyorlardı. Kendilerinden önce korkuları köylere ulaşan mültezimlerin topladıkları aşar vergisini veren, ekecek toprağı, toprağı sürecek öküzü olmayan fukara köylüler iki hükümetten başka dağlarda yol kesen eşkıyaların da karınlarını doyururlardı kendi rızıklarından. Halk özellikle çocuklar hastalıktan, ilaçsızlıktan, doktorsuzluktan kırılıyordu. Çerkez Hanım Çukurcak'ta köylülerin doktorluğunu yapıyor, anneannem, kendisi ve biz çocuklar için Samsun'dan getirtilen ilaçları daha fazla gereksinimi olan bu çaresiz insanlara veriyordu. Çerkez hanımı köylülerin akın akın ziyaretlerine bir başka neden de hiç kimseyi geri çevirmeden, Düzce'den getirdiği ayaklı dikiş makinası ile bir hayır dua karşılığı herkese dikiş-dikmesiydi. Bazen bir lambanın ışığı altında sabahlara değin çalışıyor, bir geline gelinlik, yeni doğan bir bebeğe uydurup kaydırıp mini mini giysiler ve çamaşırlar yetiştiriyordu. Bütün köylerde, köylerdeki bütün evlerde Çerkez hanım, ya da adlı adınca «Makbule Hanım» vardı. Doğan kız çocuklarının çoğuna Makbule adı veriliyordu. Bazen Çukurcak'da, ya da Yakacık'da uşaklarımız tarafından götürüldüğümüz köy düğünlerinde Ali Osman beyin oğulları olduğumuz için değil, daha fazla Çerkez hanımın çocukları olduğumuz için başköşelerde ağırlanıyorduk.

Üsküdar'lı annemin bucak merkezinde Pınar Gözü'nde yeni yaptırılan büyük eve taşınmasından sonra aile yeni bir yaşam biçimi içine girmiş oldu. Bucak Müdürü, Mal ve Nüfus Memurları, Tapu Sicil Muhafızı, bunlardan da önemlisi jandarma Karakol Komutanı burada idi. Ve bunların hepsiyle babamın işi, işleri vardı. Üstelik Pınar Gözü'nde yapılan, evde hâlâ ustalar çalışıyordu. Sürekli denetim ve gözetim gerekti. Bu nedenlerle babam bir-bir buçuk ay Pınar Gözündeki evde kalıyor, Çukurcak'taki eve ayda, iki ayda bir ancak bir haftalığına geliyordu.

Aslında iki ev, daha doğrusu iki hanım arasında bu kadar ayrım yapmasının gerçek nedeni bunlar değildi: Ali Osman bey Pınar Gözü'ndeki yatakta Çukurcak'takinden daha fazla mutlu oluyordu. Kadın'a değil de kadınlığa gereksinimi olduğu zamanlar ne hükumet merkezi der, ne inşaat der, atma bindi mi doğru Çukurcak'taki eve gelirdi. Kazanlarla su ısıttırarak orada yıkanır, orada temiz çamaşırlar, ütülü elbiseler giyer, hatta uzamış saç ve sakalını Çerkez hanıma orada düzelttirirdi. Ve Ali Osman beyi temiz pak görenler anlarlardı ki o gün Çukurcak'taki evden gelmiştir. Ali Osman Bey Ordu'dan, Fatsa'dan, Samsun'dan, sonraki yıllar Ankara'dan Vali, Milletvekili gibi önemli konukları mı gelecek Aybastı'ya, ne yapar yapar keşiği Çerkez hanımın bulunduğu eve getirir, konuklarını orada ağırlardı. Bilirdi ki Hüdavendigar(Bursa) Valisi Ali Osman bey olarak yüzü daha fazla orada ağaracaktır. Ama Tanrı önünde de, kul önünde de bu büyük ve acımasız bir haksızlıktı. Ve Ali Osman Bey bu haksızlığı bütün yaşamı boyunca yapmış, Çerkez hanıma (Ferda Güley’in öz annesine) çok gözyaşı döktürmüştür.

Çukurcak'taki evimizin alt yanında, derenin öbür geçesinde, ortasından geçen ırmak üzerinde bize ait bir değirmen bulunan Karaibrahim Mahallesini Yakacık köyüne bağlayan yol üstünde Çukurcak köyünün küçük köy okulu vardı. Bu okulda ilkokul öncesi din dersleri veriliyordu. Bir kış başı Çukurcak'ta bulunduğu bir gün babam beni odasına çağırdı. Yanında sarıklı bir adam oturuyordu. Beni ona göstererek “Molla Şaban, işte Çerkez Hanımın büyük oğlu… Eti senin kemiği benim” dedi. Ve ertesi gün annem ilk olduğu için yanıma uşaklardan birini vererek beni bu okula gönderdi. Okul toprak tabanının ortasında yanan ve dumanları tavandaki deliğe doğru açıktan yükselen ateşin etrafında serili hasırlar üstünde bazıları kocaman kocaman 15-20 erkek çocuğun bir arada ders görmek için oturduğu büyücek bir kulübe idi.

 

 

Osmanlı döneminde okullar böyleydi.

Her sabah uzak mahallelerden gelen öğrenciler, içinde defter kalem, amme cüzü ve azıkları bulunan ipleri omuzlardan geçirilme okul çantası görevi gören sırt torbalarından başka, okuldaki ocakta yanmak üzere gücüne göre bir yada iki odun taşımak zorunda idi. Okul binasına girmeden önce kapının önünde düzlükte tek sıra safta dizilip üç kez «Padişahım çok yaşa» diye bağırıyorduk. Akşam dersler bitip okuldan ayrılırken de aynı tören yineleniyordu. Daha sonraki günler Töngeloğlu mahallesinden benden üç dört yaş büyük bir çocuk okula giderken bana arkadaşlık etti ve odunlarımı, çok karlı günlerde bazen da beni sırtında taşıdı.

O kış, yaz başlarına gelinceye dek bu okulda namaz sürelerini, abdest almayı, namaz kılmayı, hatta namaz kıldıranın yanında kamet getirmeyi ve ezan okumayı öğrendim. O Ramazan ayında ve sonraki ramazanlar sahura kalktım, oruç tuttum. İftar saati yaklaşırken aşçımız Fadik hatunun saç üstünde pişirdiği ekmeklerden bir ikisini sıcak sıcak koynuma sokar, badal dayayıp çıktığım serendinin balkonundan koynumdaki ekmekler gözümde tüte tüte ezan okur, tekrar badaldan inip eve - girinceye ve üst kattaki sofraya oturuncaya değin dinsel kuralları bir yana koyup o iki ekmeği çoktan yemiş yutmuş olurdum. Evin arkasındaki çeşmede buz gibi akan sularla günde beş kez abdest aldığım için ellerim çatlak çatlaktı.

1922 yılında Aybastı Yakacık köyündeki büyük okulda ilkokula başladım. Başöğretmenimiz aynı zamanda tek öğretmenimizde her halde evvelce mahkemelerde başkâtiplik yaptığı için adı «Kâtip İsmail Hakkı Bey» idi. Meslekten gelmediği halde kendine özgü yöntemlerle kara tahta üzerinde eski yazıyı yazıp okumayı bize kolayca öğretti. Yalnız okuyup yazmayı mı? Birçok marşları da öğrendik. O tarihlerde bağımsızlık marşımız yerine (Sakarya Marşı) vardı. Başöğretmenimiz İsmail Hakkı Bey her sabah okula gelince ve her akşam giderken orkestra şefi gibi karşımıza geçer, bize bu marşı bir ağızdan söyletirdi. Bir kuplesini şöyle anımsıyorum:

Hürmet sana ey şan dolu Sancağım / Baştanbaşa arza hâkim ol şahım / Türk askeri, Türk askeri sayende / Sakarya’da kuruldu Şah otağım. Şu dizeleri de nakarat olarak söylerdik:                          Dünyalara bedeldir man cemalim / Allah'ıma emanettir Kemal'im… Bir de o yıllardan şu dizeleri anımsıyorum marş olarak: Kılıcımı vurdum taşa / Taş yarıldı baştan başa / Yaşa yaşa Kemal Paşa / Askerinle binler yaşa. İlkokulun bir ve ikinci sınıflarını Yakacık'ta, üç ve dördüncü sınıflarını Aybastı Bucak merkezinde ve dayılarım babamın üstünde baskı yaparak annemi Düzce'ye aldırınca beşinci sınıfı Düzce'de okudum…”

Düzce’de ilkokulu pekiyi dereceyle bitirdikten sonra annesi onu alıp İstanbul’a götürdü. 1928-1929 yılı yaz aylarını sonu gelmişti. Halası Nesime Hanım, annesinin rızasını da alarak Ferda’yı o vakitler Topkapı Maltepe’sinde bulunan Maltepe Askeri Lisesinin orta kısmına yerleştirmişti.  1934 yılında Maltepe askeri lisesini de pekiyi dereceyle bitirmişti. Akabinde Tekirdağ’da 190. Piyade Alayı’nda 6 aylık er ve onbaşı stajı yaptıktan sonra İstanbul Harbiye’de Harp Okuluna girmişti.

 

FERDA GÜLEY ASKERİ OKULA BAŞLADIĞI YIL

Harp okulunda artık orta okul ve lisedeki gibi çalışkan bir öğrencilik gösteremeyen Ferda Güley artık ders kitaplarından çok tiyatro, şiir , siyaset ve toplum bilimleri ile ilgili kitaplar okuyordu.  Harp okulunun bahçesinde fırsat buldukça oturup şiirler yazıyor, okuldaki bazı törenlerde hatiplik yapıyordu. Aldığı subay aylığının çoğunu kitaplara harcıyordu. Ferda Güley 1936 yılına gelindiğinde Harp Okulunu bitirmiştir. 1937 yılının Ağustos ayında ad çekme ile yapılan kurada arkadaşına çıkan Bolu’yu tercih ederek ilk askeri görevine atanmıştı. Annesini Aybastı’dan yanına getirmiş ve yaşamını da düzene sokmuştu. Daha sonra çeşitli illerde ve rütbelerde orduya hizmet etmiştir.

1945 yılı Eylül ayında İstanbul Askeri Tıbbiye Okulu Sınıf Subaylığına atanmıştı. 1946 yılında Harp Akademileri sınavına girmek Kurmay subay olmak istiyordu. Fakat sınav için yapılan sağlık muayenesinde havsala kemiğindeki kırık onun ata binmesini engelleyeceği ileri sürülerek olumsuz rapor verilmesiyle tüm hayalleri de yıkılmıştı. Yapacağı tek şey kalmıştı. O da Üniversiteye girerek çok sevdiği Hukuk fakültesini okuyup askerlikten ayrılmaktı. Fakat o zamanlar Subayların üniversiteye girmeleri bir yasayla engellenmişti. Bu amacına ulaşabilmesi için askerlik mesleğinden ayrılması gerekti. Sağlık nedeniyle ayrılırsa eline küçük bir aylık geçecekti.1947 yılında Milli savunma Bakanlığına baş vurup geçirdiği bir kaza nedeniyle Harp akademisine giremediğimden dolayı üniversitede eğitim görmek istediğini ileri sürerek sağlık yönünden emekliliğini istedi. Geçmiş yıllarda yaverliğini yaptığı ve yakından tanıdığı Fahrettin Altay Paşa, Milli Savunma Bakanı Münir Birsel’in imzasıyla “Bakanlığımızca Üniversiteye girmesinde bir engel yoktur” şeklinde bir belge verilmesini sağlamıştı. Ferda Güley heyecan ve umutla müracaat ettiği İstanbul ve Ankara Hukuk fakültelerine kabul edilmeyince Liseden öğretmeni olan Prof. Dr. Ali Nihat Tarlan’ın ısrarlı isteğine uyarak Türkoloji fakültesine kaydını yaptırmıştı.  

 

 

1953 BİNBAŞI FERDA GÜLEY

1951 yılında İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türkoloji Bölümünü bitirdiğinde Binbaşı rütbesine yükselen Ferda Güley Kuleli Askeri Lisesinde Edebiyat Öğretmenliğine atanmıştı. Öğretmenliği çok sevmişti. Fakat doğası gereği diğer ilgi alanı olan siyasete de ilgi duyuyordu. O günlerde topluma egemen olan siyasi kavganın içine doğru ister istemez o da itilmişti. Fakat Ferda Güley siyasete atılmadan önce çocukluktan beri tanıdığı bir ailenin güzel kızıyla İsmet İnönü’nün şahitliğiyle ve yıldırım nikâhıyla evlenecekti… Şimdi o heyecan ve aşk dolu gençlik günlerine doğru gidelim… (devam edecek)

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar