Ordu
DOLAR15.9334
EURO16.8754
ALTIN945.41
H. Naim GÜNEY

H. Naim GÜNEY

Mail: [email protected]

reader

ESKİ ULAŞTIRMA BAKANI HASAN FERDA GÜLEY’IN HAYAT HİKÂYESİ… (3)

1953 YILINDA FERDA GÜLEY İLE JALE AYDONAT YILDIRIM NİKÂHIYLA EVLENECEKLERDİ…

Ferda Güley, Harp Okulunu bitirmiş, yıllarca kıt'a ve karargâh hizmetlerinde bulunduktan sonra Edebiyat Fakültesinde okuyup öğretmen olmuş bir kişi olarak okulda, öğrencilerin günlük yaşamlarıyla ve özellikle okulda uygulanan eğitim modeli ile ilgili reform denilebilecek yenilikleri desteklemiş bir kişiliktir. 38 yaşında olan Ferda Güley’in evlilik yolundaki müstakbel eşi Jale Hanımla olan yaşadığı hikâyesini de mezkûr kitabında ilgili bölümdeki anılarında özetle şöyle kaleme almıştı:

“… 1953 Ağustosunun ilk günlerinde Avukat olan kardeşim Şeyda eve gelince dedi ki: «Bugün yazıhaneye öyle müşteriler geldi ki kırk yıl düşünseniz bulamazsınız. Yazıhanenin kapısı açıldı ve içeriye yaşlı bir bey, güzel bir hanım ve sarışın, güzel bir kız girdiler. Bu yaşlı beyi ve güzel hanımı tanıyor muyum? Sanki tanıyormuşum gibi geliyor bana, sonra buldum: Düzce'den Dr. Asaf bey amca, eşi Sadiye hanım abla. Yanlarındaki yetişmiş güzel kız da çocuklarının en büyüğü Jale imiş. Yer gösterip oturttum. Sizleri sordular, özellikle annemi... Anlattım iyi olduğunuzu. Adresimi telefon rehberinden bulmuşlar. Beni aramalarının nedeni Sadiye hanıma annesinden kalan Aksaray'daki içinde kiracılar bulunan bir küçük apartmanının bir dairesini boşalttırmak.

Düzce'deki evlerini satıp İstanbul’a yerleşeceklermiş. Bir şeyler ikram ettim ve «size hizmet etmek benim için en zevkli görevdir» dedim. Ağabeyimle yıllar önce Kırklareli'nde birlikte bulunmuşlar, fakat Düzce'den ayırdığımızdan beri görmedikleri için annemi ve bizi çok özlemişler.

Ayrılırken Asaf Bey cebinden çıkardığı bir zarfı masama bıraktı. Baktım, içinde para var. Avukatlık ücretim. «Sizden para alamam» dedimse de, diretti. O zaman dedim ki, «bu parayı ancak yarın akşam bizim evde buluşup bir yemekli eğlence yerinde harcanmak üzere kabul edebilirim». Anlaştık. Yarın akşam bütün aile buraya gelecekler ve dışarıda bir yere yemeğe çıkacağız». Şeyda’nın verdiği bu haber hepimizi sevindirdi ve Boğaz'da ünlü kemancı Darvaş'ın çaldığı bir gazinoda yemek yemeyi kararlaştırdık.

Gece yatağıma girince Kırklareli'ni, Dereköy'ü, Çataktepe'yi, Asaf beyleri düşündüm. Şeyda'nın sözleri kulağımda: «Yanlarındaki yetişmiş güzel kız da.. Jale imiş». Doğru, Asaf beyin en büyük kızının adi Jale idi. Demek o «sarışın, elmacık kemikleri hafifçe "çıkık, yüzü yapıncak üzümlerinde olduğu gibi çillerle dolu, saçları örgülü ve kordelalı, beyaz yakalı siyah önlüklü» kız şimdi yetişmiş güzel bir kız olmuş, 11-13 yaşında bir çocukken de çirkin değildi ki... Tersine, ince tor güzelliği vardı önde hemen görülmeyen. Birden belleğimin penceresi tıkırdadı, açtım: Cennet. Çingene mahallesindeki düğünde benimle oynayan çengi kız: O kışkırtıcı bakışlarla bana yine boyu benden kısa olduğu halde yukarıdan aşağı bakarak, terden ıslak yüzüne yapışan siyah perçemlerini sözde düzeltmek için çapkın dudak hareketleriyle üfleyerek karşıma çıktı ve beni kollarımdan tuttuğu gibi mısır ve ayçiçeği tarlalarına götürdü.

Ertesi günü akşamı konuklarımız geldiler: Kırklareli'nde bir 30 Ağustos söylevi verip kürsüden inince bastonuna dayanarak âdeta koşar adım gelip beni kutlayan Dr. Asaf bey, eşi Sadiye hanım, araya giren 12 yıla karşın cami de, mihrap da yine yerli yerinde. Ve çocuklar: Jale, Sezar, Bülent. Hepsi büyümüş, kocaman, güzel, yakışıklı gençler olmuşlar. Hele Jale. Bu ne büyük değişiklik? Nasıl güzel, çekici bir kız meydana gelmiş o «elmacık kemikleri hafifçe çıkık, gözleri hafifçe çekik, siyah önlüklü» kızdan.

Beraber yaşanmış yılların hasret giderilmesi bittikten sonra iki taksiye doluşuyoruz. Ben, annem, Asaf bey, Sadiye hanım bir taksideyiz; büyükler grubu. Diğerinde Şeyda, Perihan, Jale, Sezar ve Bülent kucak kucağa.. Gençler grubu. Onların arabasından şarkılar yükseliyor Maslak'tan geçerken. Bizim taksi Düzce anılarıyla yüklü. Düzce'deki geçmiş günler yaşanıyor yeniden. Ve bu yolculukta annemle ben Jale'nin küçüğü Sezar'ın Düzce'de uzak akrabamız Nazire teyzenin oğlu Necdet ile nişanlanmış ve evlilik hazırlıkları yapılırken iki ailenin aralarının bozulmuş olduğunu, yarın öğleden sonra ,bir Düzce'li taksi ile Düzce'ye giderek orada dostlarıyla durumu düzeltmenin çarelerini arayacaklarını öğreniyoruz. Asaf beye, «arabada yer varsa ben de gelebilirim sizinle. Bu işi düzeltmede herkesten fazla yararlı olabileceğimi sanıyorum» dedim. Teşekkürle kabul ettiler.

 

1953 de Ferda ve jale Güley evlenmeden önce bir restoranda dans ettiler.

O yılların ünlü müzisyeni, Tangocu, Kralların Kemancısı Darvaş'ın çaldığı sahil gazinosundayız. Mehtaplı, aydınlık, ılık bir yaz gecesi. Gazinonun yazlık bahçesi Darvaş hayranlarıyla, gökyüzü yıldızlarla ve Darvaş'la dolu. Gençler grubu ayrı masalarda biraz ötede. Ara sıra birer ikişer deniz tarafına gidip kayboluyorlar.

Bir kez Perihan, bir kez de bana ağabey diyen Jale ile dansa kalktım. Benim gibi 40'ına yaklaşmış bir binbaşının yeri dans pistleri değil büyüklerin yanı ve düşünüyorum, sık sık dansa kalkan ve uyumlu bir şekilde dans eden Şeyda ile Jale'yi seyrederken: 'Benim evlilik defterim dürüldü, Bolu'da R. ile evlenmemi istemeyenler bana o yolu kapattılar. Fakat Şeyda benden genç... O da benim gibi Aynaroz papazına dönmemeli, evlenmeli. İşte güzel bir kız. Boyu posu kendisine uygun. Bildiğimiz, sevip saydığımız bir ailenin kızı. Çerkezlik kökleriyle akrabalığımız olan Nazire teyzenin oğlu, kendisi gibi avukatlığa başlamış olan Nejdet Uğraş, Jale'nin kardeşi ile evleneceğine göre onunla bacanak olurlar. Evimize bir gelin girmeli, yeni bir hayat, yeni umutlar girmeli…

Sabaha doğru dönüyoruz gazinodan. Bu kez Şeyda büyükler grubuna geçiyor, beni gençler kendi taksilerine alıyorlar ikram olarak. Giderken bindiğim taksiden ne kadar farklı: Gençliğin yaşama sevinci, neşesi, coşkusu taşıyor bu arabadan. Bülent ve ablası Jale öndeler. Bülent kapısını açıyor şarkıların, tangoların, aryaların kapısını ve ablası söylüyor güzel, eğitim görmüş bir sesle :

«Seni sevmem de gerçek/Sevsem desem de gerçek/Fakat pek çok insafsız/ Simsiyah bakışların.//Bir ılık gece gibi/Aşk dolu, rüya gibi/Simsiyah bakışların/Simsiyah-bakışların.» diye başlayan şu tangoyu kez bu dönüş alaca karanlığında dinliyorum ondan.

Ne sıcak, insanın en derin yerlerine sızıp tüm benliğini saran, kucaklayan, yukarılara doğru kaldırıp yükselten bir ses... diye düşünürken Butterfly operasından bir arya ‘ya geçiyor. Şaşılacak bir ses ve ritim sıçrayışıyla. Evet, kuşkum kalmadı, bu kız şan dersi almış. Ya da konservatuvar eğitimi görmüş olmalı. Taksim gazinosunda Leylâ Gencer'den dinlemiştim bu aryayı önceleri. Jale'nin sesi, üslubu, yorumu bana bu dünyaca ünlü Sopranomuzu yaşattı yeniden. İçim hayranlıklarla dolu sordum: «Konservatuvarda okudunuz mu? Bu ne olağanüstü yetenek.» Öğrendim ki babası onu konservatuvara vermek üzere Ankara'ya götürmüş, oradaki Arnavut akraba ve dostlarının etkisiyle İsmetpaşa Kız Enstitüsü'ne yatılı öğrenci olarak yerleştirip Düzce'ye dönmüş…

Önce onları Aksaray'da konuk kaldıkları bir dost evine bırakıyor, sonra Taksim'e dönüyoruz. Alt kattaki odama giriyorum yorgun ve karmaşık düşüncelerle dolu. Soyunup döküldükten sonra yukarıya çıkıp anneme ve çocuklara Şeyda ve Jale ile ilgili önerimi açıklayacağım. Pijamamı giyerken sabahın bu erken saatinde uzun konuşmaları gerektiren böyle ciddi bir konuyu konuşmanın uygun olmayacağını mı düşünüyorum, yoksa içimde dolaşan, adım seslerini duyduğum duygular mı bana «acele etme, acele etme» diye sesleniyor? Önce bir ayak sürüyüşü içine, sonra yukarı çıkacağıma yatağıma giriyorum. Evet, ivmemin nedeni yok diye verdiğim kararı payandalamaya çalışırken kapı açılıyor, içeriye masamın üstündeki gazete ve dergilerden birini almaya gelen kardeşim Şeyda giriyor. O, gazeteleri karıştırırken ben anneme söylemeden önce Jale ile evlenmesi konusunu Şeyda'ya söylemeliyim diye düşünüyor ve ona «Jale ile ne güzel dans ettiniz. Birbirinize uyuyorsunuz. Onunla evlenmek istemez misin?» diyorum. Şeyda birden karıştırdığı gazeteleri bırakıyor, önce şaşırarak, sonra gülerek bana yanıt veriyor: «Ağabey, Jale sarışın. Sizin tipiniz, benim değil… Ben onunla bu gece müstakbel yengem olarak dans ettim»... diyor ve çıkıp gidiyor yukarıya… İçimde ılık duygular kımıldıyor derinden. Ve biri kalbimin üstüne dayasa duyabileceği kadar yüksek sesle soruyorum kendime: Yıllardan beri aradığın, ta Kırklareli'nden beri sevdiğin kız, bu kız değil mi? Niçin bu gerçeği kabul etmiyorsun?

Bu duygu ve düşüncelerle sarmaş dolaş uyuyorum. Öğle yemeği saatlerinde uyandığımda içimde uzun zamandır tadını unuttuğum bir sevinç, sevince benzer bir hal vardı: Kaybettiğini ya da aradığını bulan insanlara özgü kanatlandırıcı bir hafiflik hali. Saatime bakmamla yatağımdan fırlamam bir oluyor, şu saatlerde Aksaray'da bulunacak, onlarla Düzce'ye gitmeyecek miydim? Tıraş olup giyiniyorum; «Asaf Beyin kızı Jale ne güzel, ne iyi yetişmiş. Tam sizin istediğiniz tip. Ona annem de bayılmış. Jale'yi kaçırmayalım ağabey» diyerek ayaküstü bir şeyler atıştırmama ve valizimi hazırlamama yardımcı olan Perihan, bu moral desteğini de şu sözlerle destekledi anlamlı anlamlı gülerek: «Hanım yengemizin de herhalde sizde gönlü var. Siz Asaf beyle konuşuyordunuz, masamızda. Bana sizi göstererek, 'Ferda ağabey hâlâ Kırklareli'nde olduğu gibi yakışıklı, hiç değişmemiş. Yine Öyle güzel, şiirler okuyor mu? Çocukken, göstermezdim ama onu dinlerken nasıl zevk alırdım “ dedi bana. Ne demek bu lâflar?» Annem de aşağı inmişti. O da “Bu kızı kaçırmayalım oğlum. Artık bu eve gelin istiyorum” diyordu...

FERDA VE JALE GÜLEY

Jale ve Ferda fırsat buldukça uzun bir süre arkadaşlık yapıyorlar. Arkadaşlıkları esnasında samimiyetleri de zamanla bir hayli ilerliyor ve birkaç hafta sonra Jale’ye Ferda evlilik teklif etmeye karar veriyor. Müstakbel eşi Jale’ye evlilik teklif ettiği ve akabinde yaşadıkları olayları ile nikâh törenini “Kendini Yaşamak “adlı kitabında Ferda Güley özetle şöyle anlatıyor:

“… Bu gece, davetim üzerine balkona gelen ve yanımda oturan kıza, iki haftadır kalbimi doldurup taşıran sarışın, hafifçe çıkık elmacık kemikli, hafifçe çekik gözlü, hâlâ yüzü sarı yapıncaklı kıza doğanın gökyüzünde sanki düğün dernek kurduğu bu gece «seni seviyorum. Benimle evlenir misin?» diyeceğim. Fakat aşağıdaki havuzdan, otların ve çimenlerin arasından birbirlerine davetiye çıkaran kurbağalar, bu gündüz gibi beyaz gecenin tadını çıkaran cır cır böcekleri bana fırsat bırakmıyorlar ki. Boğazımda bir kuruluk ve tıkanıklık var. Acaba bahçeden yükselen çiçek kokuları mı ağzımdaki bütün ıslaklığı alan? Niçin bir okul çağı acemiliği ve çekingenliği ile titriyorum böyle? Kendimi ayıplıyorum. Kurbağalar kadar, çır cır böcekleri kadar yürekli olamadığım için. Bak, onlar senin söylemek isteyip de söyleyemediğin sözleri nasıl rahatça söylüyorlar? 'Demek' diyorum içimden;' 'insan yanındaki kıza «seni seviyorum» diyecekse kurbağalardan ve cır cır böceklerinden önce davranmalı'. Onlardan geri kalan ne yapar? Ben de onu yapıyorum: Cebimden çıkardığım, üstünde «Ferda Güley, Binbaşı. Kuleli Askerî Lisesi Edebiyat öğretmeni, Çengelköy /İstanbul. Tlf. 380114» yazılan bulunan kartıma şu satırları sığdırıyorum : «Jale, hayatımı dolduracak olan fırtınaların ve karanlıkların sükûnu ve sabahı olmak istemez misin? Bir tek «evet» bana yeter. Ferda».

Birkaç gün önce bana verdiği «Jale Aydonat» yazılı kartını benim kartımın üstüne koyarak ve dolmakalemimin maşası ile birbirine tutturarak ona uzatıyorum. Oh... Ferahladım, düğüm çözüldü, diyeceğimi dedim, hem de Ali Rıza eniştenin, bir yıl boyunca her ay bana borç olarak vereceği 300 liradan başka bir parasal dayanağım olmadığı halde, ordudan istifa edip siyasal yaşama atılacağım için başıma gelebilecek olan kötü olasılıkları da anımsatarak. Jale kartımı okuyor ve hiç düşünmeden bir şeyler yazarak bana uzatması ile yerinden fırlaması ve koşarak aşağı inmesi bir oluyor. O, 18 Ağustos 1953 gecesinin gündüzünde beni balkonda yalnız bırakarak yanımdan kayan kızın yazdığı o «bir şeyler» nefesim kesilmiş okuyorum: «Yeterse evet, Jale». Mutluluktan uçacak gibiyim…”

Gençlerin kendi aralarında verdikleri kararı sonradan öğrenen ve evlenmelerini memnuniyetle karşılayan  ailelerin yaşadıklarını da bu süreçte etraflıca kaleme alan  Ferda Güley müstakbel eşi Jale Aydonat ile yıldırım usulü nikahlanma töreni hakkında ise özetle şunları aktarmıştı:

“…İstanbul'a götürdüğüm haber başta anacığım, herkesi çok sevindiriyor. Her iki aile arasında gerekli ön görüşmeler yapıldıktan sonra bir an evvel Ordu'ya gitmek ve orada binbaşılıktan istifa edip 1954 seçimlerinin aday yoklaması çalışmalarına katılmak, istediğim için Dr. Asaf beyin de isteğine uyarak yıldırım usulü ile nikâhlanmak istiyorum. Beyoğlu evlendirme memurluğu bize «11 Eylül 1953 günü saat 15.30'u» veriyor. Atatürk'ün ablası Makbule Hanım (Makbule Atadan) o gün kızı gibi sevdiği Jale'nin şahidi olacaktı. Ben de emekli Org. Fahrettin Altay'ı şahit gösterecektim. Fakat sonradan fikrimi değiştirdim, o günlerde bir yurt içi gezisine çıkan İsmet İnönü DP yöneticilerinin buyruğu ile Valinin başında bulunduğu arı kovanlı, taşlı sopalı tertipler sonucu Balıkesir'e sokulmamış, yanındakilere beraber Bursa üzerinden İstanbul'a dönmüştü. Bu, örneği görülmemiş saldırganlık çoğu subay gibi benim de içimi isyan duygularıyla doldurmuştu. Jale'yi yanıma alarak Taşlık'taki evine gittim ve İnönü'den şahidim olmasını rica ettim, memnunlukla kabul etti. O gün yanında bulunan İstanbul CHP il başkanı İlhami Sancar beyden kayınpederimin Doktor Asaf Aydonat olduğunu öğrenince yıllarca Önce İzmir Kemalpaşa ilçesinde C. Savcısı iken Asaf beyin de orada hükümet doktoru olduğunu ve yanımdaki güzel kızın bebekliğini bildiğini söyleyerek o da Jale'nin şahitliğine talip oldu. İyi ki talip olmuş. Çünkü Makbule Hanım İnönü ile konuşmuyormuş, onunla bir masada oturup zaten şahitlik yapması olanağı yoktu. Fahrettin Altay'ın da öyle, İnönü ile araları iyi değilmiş.

11 Eylül 1953 perşembe. Evlendirme memurluğundan bize verilen nikâh günüydü. O güne değin daha önümüzde 15 gün var. Jale ile elele İstanbul'u dolaşıyoruz. Onun öğretmeni olduğum Çengelköy'de Kuleli Askerî Lisesi'ne götürüyor, okul müdürüne ve öğretmen arkadaşlarıma davetiyelerimizi bizzat veriyoruz. Ara sıra oturduğum yerlere, Taksim, Camlı Köşk'e, Degüstasyon'a, Çiçek pasajında yiyip içtiğim birahanelere, Boğaz'daki balık lokantalarına gidiyoruz. Haydarpaşa'da vapurdan inip Kadıköy'e kayıkla geçiyoruz. Kendisine çok yakışan yazlık kıyafeti ve özellikle geniş kenarlı şapkası ile o kadar masalımsı bir güzellik içinde ki Jale’ye Tepebaşı'nda Haliç’i seyrettiğimiz 7 Eylül 1953 günü yirmi yaşında bir genç heyecanıyla şu şiirimi sunuyorum:

“Sen bir ilahe değil, fakat ilahisin… Tanrı kadar yalan veya sahisin… Niçinsiz, nedensiz bir tasavvuf bu… İnce bir güzelliğin var ki herkese ayan olmaz, Her «halinle, halsizliğinle sen de Rabbanisin biraz, Alın yazımın, sen ey alın yazımın üslûbu…”

Ne yazık ki o 8 günün hepsi böyle tatlı değildi.. Nikâhla ilgili masraflara çok zorlanıyorum. Camlı Köşk'te tek başıma oturup Le Bon'a ısmarladığımız 400 nikâh şekerinin karşılığım verip nasıl alabileceğimi çaresizlikler içinde düşündüğüm bir gün masama çok sevdiğim bir sınıf arkadaşım geliyor. Elazığlı olduğu için kendisine Kürt diye hitap ettiğimiz Reşat Ordudan ayrıldığımdan beri ufak taahhüt işleri yapan, fakat o günlerde işleri çok ters gittiği için büyük parasal sıkıntılara düşen Kürt Reşat. Kucaklaşıp öpüşüyoruz. Nikâhlanacağımı öğrenince seviniyor, fakat Le Bon'dan ısmarladığım şekerleri alamayacak kadar parasız olduğumu öğrenince de çok üzülüyor ve bana «Ferda, sen buradan kalkma, beni bekle. Çok geçmeden dönerim» diyerek elinde şeker parası 400 lira ile dönüyor. Boynuna sarılıyorum minnettarlıkla. Sevgili Reşat, o gün kendi cebinde belki on lira bile bulunmadığı halde ne edip edip bana bu parayı bulup getirmenden duyduğum şükran borcumu 30 yıl sonra bir kez de bu satırlarla ödemeye çalışıyorum.

 1953 'DE FERDA GÜLEY'İN NİKÂHI VE ŞAHİT İSMET İNÖNÜ

Nikâh günü gelip çattığında Beyoğlu evlendirme memurluğu bir çiçek pazarı halindeydi. İstanbul CHP il örgütüne ait birimler, DP iktidarının, gözü dönmüş partizanlarını üstüne salarak yıllar öncesi Garp Cephesi komutanı olarak düşmandan, kurtardığı bir kente sokmamış oldukları İnönü'yü nikâh şahidi yapan bir binbaşıya yalnız kocaman sepetler, çelenkler göndermekle kalmamışlar, kalabalık gruplar halinde çiçeklerinin peşine düşüp nikâha da gelmişlerdi. Evlendirme memurluğunun bulunduğu yer, o kadar kalabalıktı ki Jale ile bindiğimiz süslü arabaya yol açılamadığı için binaya âdeta omuzlar üzerinde girebildik. Hiçbir binbaşı damat ve yanındaki hayat arkadaşı adayı o gün bizim gördüğümüz halk sevgisine benzer bir sevgi görmemiştir. İnönü geldiği zaman yer yerinden oynadı. Evlendirme memurluğu binası alkıştan yıkılıyordu. Biz nikâhlanacaklar ve şahitlerimiz yerlerimizi aldık. Ama ortada nikâhı kıyacak olan baş memur ara, ara yok; uzunca bir bekleyişten sonra yardımcı memur geldi, yerini aldı ve nikâhımız kıyıldı. Öğrendik ki o gün son saatlere kadar nikâhımızı kıyacak olan baş memur (sivri sakallı biriydi) şahit olarak İnönü'nün geldiğini görünce işini kaybetmekten korkup kaçmıştır. 12 Eylül 1953 tarihli Dünya gazetesinde imza törenini gösteren bir resmin altında şu satırlar yazılıdır: «Dr. Asaf Aydonat’ın kızı Jale Aydonat ile Binbaşı Ferda Güley'in nikâh törenleri dün saat 15.30'da Beyoğlu Evlendirme Dairesi'nde yapılmıştır. Nikâhın şahitliğini CHP Genel Başkanı İnönü yapmıştır. Resimde bu törenden bir sahne görülmektedir…”

6 İsmet İnönü Ferda ve jale Güley'in nikâh töreninde şahitlik ettiğine dair Dünya Gazetesi küpürü

FERDA GÜLEY 1953 YILINDA İLK SİYASETE ATILDIĞI ORDU İLİNDEKİ ANILARINI ANLATIYOR

Ferda Güley, Demokrat Partililerin 1950 genel seçimlerinde iktidar gelirlerse her yeni alanda demokratik haklar ve özgürlükler kazandıracaklarına söz verdikleri halde iktidara gelince tam tersini yapmalarına çok öfkelenmiş ve iki yıl bu okulda Edebiyat öğretmenliği yaparken 1953 yılında istifa ederek CHP’ye girmişti. Ferda Güley hayatta iken anılarını yazdığı “Kendini Yaşamak” adlı kitabında 1950’li yıllarda politik hatıraları da tüm detayıyla bu esere toplamış bulunmaktadır. Ferda Güley tarafından ustaca kaleme alınan mezkûr kitapta Ordu kentinin siyasi yaşamı hakkında özetle şu anılar ifade ediliyordu:

 

 1953 de Ferda Güley siyasete girmek için askeriyeden ayrılmıştı.

“… 1937 yılında, CHP programından alınıp, Anayasaya da konulan «Devletçilikle kendi görüşüne göre karşı olması haklı sayılsa bile «Laiklik» ve «Devrimcilik» ilkelerini böyle çiğneyen, arı dile geçirilmiş olan Anayasa'yı tekrar uydurma Osmanlıcaya çevirerek «Anayasa» yerine «Teşkilât-ı Esasiye Kanunu» diyen zihniyete karşı savaşım vermenin her Atatürk'çü aydının görevi olduğuna inanıyordum. İşte bu temel nedenlerle CHP’nin mallarını elinden alan yasanın TBMM'nde onandığı ve CHP Genel Başkanı İsmet İnönü'nün DP çoğunluğuna «Tarih kürsüsünden sizi seyrediyorum, suçluların telâşı içindesiniz» dediğini gazetelerin manşet halinde yazdığı 10 Aralık 1953 günü öğretmen binbaşı rütbesiyle ordudan istifa ettim.  Aybastı'da 1500-2000 liralık bir arazimi satarak İstanbul'dan Ordu'ya gelen bir vapurla gece yarısından sonraki saatlerde vardım. İstifa dilekçemi telle ve posta ile Millî Savunma Bakanlığına gönderdiğim günün akşamı CHP'ye kaydoldum ve Ordu CHP il yönetim kurulu toplantısına konuk olarak katıldım. Gündem CHP'nin mallarının elinden alınmasından doğacak sorunlar idi. Ben hukuk dışı yasanın görüşüldüğü gün Mecliste yaptığı konuşmada İnönü'ye hitap ederek «...İhtilâli yalnız muhalefetler değil, iktidarlar da yapar paşa» diyen DP Genel Başkanı Menderes'e Ordu il CHP yönetim kurulu olarak bir karşılık verilmesi gerektiğini önerdim. Kurul bu önerimi kabul etti ve verilecek yanıtı yazma görevini bana verdi. Hemen orada hazırladığım şu tel Ankara'ya çekilmişti:

 

 CHP Genel başkanı İsmet İnönü bir döneme damga vurmuş bir liderdi.

“Sayın Adnan Menderes, Başbakan - Ankara. Dün gece meclis tartışmaları sırasında ihtilâli iktidarlar da yapar demişsiniz. Bu münasebetle size Clemanceau'nun şu sözlerini hatırlatırız: «Bir ihtilâlde en güç şey porselenleri muhafaza edebilmektir». Saygılarımızla. CHP Ordu İl Yönetim Kurulu…”

Evet, Müstafi Binbaşı 10 Aralık 1953 günü, 6 yıllık askerî okul hariç 2 yıllık Harbiye dâhil 15 yıl içinde bulunduğu Türk Silahlı Kuvvetlerinden istifa ederek ayrılmıştı.  Aynı gün Cumhuriyet Halk Partisi'ne girmiş ve Menderes'e çekilen bu telgrafı hazırlayarak siyaset dünyasına ilk adımını atmıştı. Ve evet, amacı Ordu milletvekili olarak TBMM'ne girmek ve yeni bir «Hürriyet ve İtilâf Partisi» olduğu açıkça görülen Demokrat Parti İktidarının karşısına dikilerek Meclis içinde ve dışında ona «dur» diyen gerçek Atatürkçü aydınların giriştikleri savaşa, milletvekilliği silâhlarını kuşanarak katılmaktı.

Fakat bu amacına nasıl ulaşacaktı? CHP adayı olarak 1954 genel seçimlerine girebilmesi için partinin seçim listesinde yer alması, bunun için de yapılacak yoklamayı kazanması lazımdı. Önündeki baş sorun, baş güçlük buydu. Gerçi birkaç aydır ilçelerde dolaşarak saptamıştı ki 1950 genel seçimlerinde CHP listesinden kazanıp Ankara'ya giden altı milletvekilinden, Genel İdare Kurulu üyeliğine değin yükselen ve sırtını ilin en büyük ve güçlü ilçesi Fatsa'ya dayamış olan Atıf Topaloğlu dışındakilerin güçleri çok azalmıştı. Onların listeye girmelerini önlemek o derili zor olmayacaktı. Asıl zorluk bu beş milletvekilinin yıprandıklarını fırsat bilerek onların yerlerine geçmek isteyen il ve ilçe yöneticilerinin birbirleriyle anlaşarak kurdukları delege ağını delebilmekti.

Bunu başarabilmek için arkasını dayayacağı küçük-büyük bir ilçesi olması gerekti. Oysa değil bir ilçesi (kendi bucağı olan Aybastı da, o zamanlar bağlı bulunduğu Gölköy, ilçesiyle birlikte Gölköy Kaymakamı Eşref Ayhan'ı tuttuğundan) bir bucağı bile yoktu. Aslen Denizli’den olan ve kongrelerine katılıp hizipleri barıştırmaya çalışacak kadar DP'yi tutan, fakat Amerika’ya kursa gönderilmesiyle ilgili beklentisi yerine gelmeyince birden tornistan edip  CHP'lileşen Eşref Ayhan kaymakamlık forsuyla kısa sürede bütün ilçe CHP örgütünü eline geçirmeyi, hatta başında akrabasının CHP bucak başkanı olarak bulunduğu Aybastı'nın da imzaladığı bir bildiri ile Gölköy ilçesinin ön yoklama adayının kendisi olduğunu il merkezine ve tüm ilçelere ilân ettirmeyi başarmıştı.

Ama müstafi Binbaşı il ve ilçeler örgütlerince gerilen bu delege ağının arkasındaki «halk»a ulaşabilirse bu ağın ve diğer oyunların hiçbir Kuvve-i Harbiye’sinin kalmayacağına inanıyordu. Müstafi Binbaşı 11 Aralık 1953 günü bu inanç ve güvenle, lâpa lâpa kar yağarken elinde valizi, bacaklarında hâki kilot pantolon ve çizmeler, üstünde bir deri ceket ve başında kulaklı bir papak, yola düştü. Bir otobüse binerek Ordu'dan Fatsa’ya gitti. Çocukluğunun geçtiği, bazı akrabalarının bulunduğu Fatsa'ya çıktı. Çalışmalarında Ordu'nun en büyük ve en köklü bu Halk Partili ilçesini karargâh yapacak ve buradan 20 km. uzaklıktaki Ünye ilçesinde de çalışacaktı. Fatsa CHP ilçe başkanı Ata Topaloğlu kendisinden 3-4 yaş küçük olmakla beraber çocukluk arkadaşı ve akrabası idi. Ağabeyi Atıf Topaloğlu milletvekili olduğu için onun diğer birçok ilçe başkanları gibi aday olması söz konusu değildi. Ata Topaloğlu ve Topaloğlu ailesi ona sevgi ile evlerini, sofralarını açtılar ve yardım eli uzattılar. Görülmemiş bir karakışın, yolları kapadığı Aralık 1953 ayında ilçe başkanı Ata Topaloğlu'yla birlikte, bazen jiple, bazen kum-çakıl kamyonuyla, bazen atla, ve bazen yayan, köy hanlarında yatıp kalkarak en uzaktaki, en dağ başındaki köylere değin (o zamanlar Korgan ve Kumru bucaklarını da içine alan) Fatsa'nın tüm köylerine gittiler ve ocak-bucak denetimlerini yaptılar. Bu 20 günlük hızlı çalışma sonunda kendisine beş-on günlük dinlenme ve yılbaşını nikâhlısının yanında Düzce'de geçirerek ödüllendirme hakkı tanıdı. 30 Aralık 1953 günü yola çıktı. Eşine dar parasal olanağının sınırlarını zorlayarak kafes içinde bir kuşu gösteren düşük ayarlı altından bir kolye aldığı Ankara üzerinden 31 Aralık 1953 günü akşamı Düzce'ye ulaştı. Bu iki günlük yolculuğu korkunç bir kışla boğuşarak yapmıştı, çok yorgundu, fakat parmağında nikâh yüzüğünü taşıyan kıza kavuşunca duyduğu mutluluk bu yorgunluğu alıp götürdü.

1954 SEÇİMLERİNDE MİLLETVEKİLİ ADAYI OLAN FERDA GÜLEY’İN ORDU’DA YAŞADIKLARI…

1954 yılında bu partiden Milletvekili adayı olan Müstafi Binbaşı Ferda Güley, Ordu'ya dönüşünde çalışmalarını Ünye'de sürdürüyordu. Fatsa köylerinde olduğu gibi, Ünye köylerinde de köylüler kendisine çok sıcak ilgi ve sevgi gösterdiler. «Gazi Mustafa Kemal'in kurduğu Cumhuriyet ordusu saflarından ayrılıp yine Gazi Mustafa Kemal'in kurduğu, bu devleti de kurmuş olan CHP ordusunun saflarına katıldım» dediği zaman büyük, coşkulu alkışlar alıyordu.

Bu iki büyük ilçenin Gençlik ve Kadın Kolları Kongreleri ile İlçe Kongrelerinde yaptığı konuşmalar onu yalnız köylülerin değil, kentlilerin de sevgilisi yapmıştı. Ve de bu yörelerden estirdiği rüzgâr ilin diğer ilçelerine de ulaşmıştı. Bu ilçelerin kongrelerine gittiği zaman delegelerin ve halkın daha çok kendisinin konuşmasını dinlemeyi istediklerini görüyordu.

1954 genel seçim yoklamasında altı CHP milletvekilinden Atıf Topaloğlu dışındakiler düşmüştü. İlçesiz, hattâ bucaksız müstafi Binbaşı, yoklamayı CHP Genel Yönetim Kurulu üyesi Atıf Topaloğlu'ndan 4 eksik oy alarak yoklamada kazanan listenin başında ikinci sırada yer almıştı.

Müstafi Binbaşı 1954 genel seçimlerinde CHP listesinin Atıf Topaloğlu ile birlikte lokomotifi olduğu için, DP sözcülerinin baş hedefini teşkil etmişti: Kore savaşlarından kaçtığı için Silahlı Kuvvetlerden atılmıştı, günde beş kez namaz kılma yerine her sabah radyodan yayınlanacak müzikle jimnastik yapılmasını önerecek kadar dinsiz bir komünistti! Üstünde deri ceket, altında külot pantolon ve çizmeler bulunan, başı papaklı eski binbaşı bu uyduruk laflara ve kara çalmalara seçim kampanyasının ortalarına doğru yeni bir öğenin daha eklendiğini gördü:

 

 1950'li yıllarda Ferda Güley Siyaset yıllarında bir konuşma yaparken

Delilik! DP'liler ondan artık «binbaşı eskisi» diye değil «deli binbaşı» diye söz ediyor, yerel gazetelerinde «deli binbaşı komünizmi överek nihayet rengini açığa vurdu» diye yazıyorlardı. Komünizmi övme de, komünizme sövme de hiç bir konuşmasında yer almıyordu doğal olarak. Bir toplumun köylü, işçi, esnaf, tüccar, sanayici gibi katmanlardan oluştuğunu, devletin bunlar arasında çıkar dengesi kurması, birinden ya da birilerinden yana olup diğerini ya da diğerlerini horlamaması, ezmemesi, ezdirmemesi gerektiğini söylemesi komünizm övmesi biçiminde yorumlanıyordu. DP'yi tutan bir yerel gazetenin sahibi ve başyazarı Cumhuriyet Savcılığına, hakkında bu tür konuşmalarından birini öne sürerek suç duyurusunda bulunmuş ve yapılan ilk soruşturmada dava açılmasına gerek görülmediği kararı verilmişti. Deliliği hakkında kimse suç duyurusunda bulunmadığı için böyle bir mahkeme ilâmı alamıyor, isminin ya da eski rütbesinin başına oturtulan  «deli» deyimini yerinden düşüremiyordu. Aslında düşürmek de istemiyordu. Çünkü deli binbaşı denildiği günden beri halkın kendisine daha büyük sevgi göstermesinden, daha candan sahip çıkmasından da hemen anlamıştı ki Türk halkınca belli bir kişinin isminin başına konulan deli sıfatı o kişinin namuslu, yürekli, haksızlığı kabul etmez, kimseden korkmaz kişi olduğu anlamına gelmektedir. Kürsü ve alan konuşmalarından daha coşkulu, daha bol jestli, el kol hareketli, daha değişik tonlu ve şaşırtıcı içerikli biçim değişikliği yaparak, zarar vereceği sanılıp kendisine DP'lilerce yakıştırılan bu «deli» sıfatına lâyık olmaya çalıştı. Delilik, kendisi ve partisi için âdeta bir altın madeni idi.

Bir keresinde; DP'nin izlediği ekonomik ve malî politika ile Türk halkının geleceğini ipotek altına aldığını, CHP'nin DP'ye teslim ettiği 127 ton altını borçlandığı devletlere rehin bırakarak bir tür hazine hırsızlığı yaptığını, iktidara aydın vatandaş ve özgür basın kanatlarıyla uçup konduğu halde bir daha bu konduğu yerden inmemek için ilk iş olarak çıkarttığı yasalarla kendisini oraya uçuran kanatları kestiğini vurguladığı bir alan konuşması sonunda çizmelerinin ökçelerini konuştuğu kürsünün tabanına biraz sertçe vurarak, biraz teatral bir ses tonuyla, «Eğer DP iktidarının devrildiğini görmeden ölürsem cesedimi gasilhanede bırakın, beni hemen toprağa gömmeyin, gömerseniz hortlarım» demişti.

Ertesi gün çıkan DP'li yerel gazete, baş ve ayak tarafları kazıklarla toprağa çakılmış, üstüne ağır bir taş konmuş bir mezar karikatürü yayınlayarak altına «hortla bakalım Ferda bey!» diye yazmıştı. Bu karikatürün yayınlanmasından sonraki günlerde DP konuşmacıları artık kendisinden «seni seçim sonunda toprağa gömmeyeceğiz, çünkü toprak seni kabul etmez, hortlarsan; seni elini kolunu zincire vurarak tımarhaneye sokacağız» demeye başladılar. Deliliği gittikçe geniş boyutlar, Cumhuriyet Halk Partisi adayı olarak geniş halk sevgisi ve ilgisi kazanıyordu.

 

1957 Erken seçimini DP kazanmıştı.

Ordu il merkezinde, ya da ilçelerdeki mitinglerde CHP yöneticileri, halkı partiye ayrılan saatlerde dağılmadan meydanda tutabilmek için onu en sonunda konuşturuyorlardı. Eğer alan yeterince kalabalık değilse sokaklarda dolaştırılan bir jip içinden megafonla «şimdi sizlere hizmet için çok sevdiği ordudan ayrılan Binbaşı Ferda Güley konuşacak» diye yayın yapıyorlardı. O zamana değin işiyle gücüyle uğraşan halk bu duyuru üzerine dükkânını, tezgâhını kapatıp, hasırını toplayıp miting alanına koşuyor; DP'lilerden birkaç kat bir kalabalık onu dinliyor, onu alkışlıyorlardı. Bazen halkın coşkusu o kadar büyüyordu ki konuştuğu kürsü ile birlikte omuzlarda havaya kaldırılıyor, elindeki mikrofon kordonunun kopmasına, önündeki sürahi ve bardağın yere yuvarlanmasına bakmaksızın onu miting alanında fil üstündeki tahtına bağdaş kurup oturmuş hint mihraceleri gibi dolaştırıyorlardı.

«Bir delinin denize attığı taşı bin akıllı çıkaramaz» özdeyişinden esinlenerek her konuşmasında denize bir taş atıyor, bin akıllı DP'linin «bu taş mutlaka Cumhurbaşkanı'na, Millet Meclisi'ne, ya da Hükümete hakaret anlamına geliyordur; sudan çıkarıp savcılığa gösterelim ve hapse tıktıralım da bu adamdan kurtulalım» umudu ile kendilerini denize atmalarına neden oluyordu.

 

Hasan Ferda Güley

Örneğin Mesudiye ilçesinde yaptığı bir açık hava konuşmasında cebinden çıkardığı 5 lirayı halka göstererek «elimde ne görüyorsunuz? 5 lira değil mi? Hayır, değil, bu kâğıt parçası 5 lira değil, 2,5 lira. Bu 5 liranın yarısını cebinizden 4 yıldır izlediği ekonomik ve malî politika ile Menderes çaldı. Bu Türk parası, taharet bezi (tuvalet kâğıdı), değil. Bunun değerini böyle düşürmeye Menderes'in hakkı yoktur» diyor, o seçimde milletvekili seçilen ve sonradan Menderes Hükümetinde Bakan olan Cemil Bengü suç duyurusu ile C. Savcılığını harekete geçirerek apar topar Adliye'ye götürülüyor; fakat meydanı dolduran halk onunla beraber Adliye'nin önünü doldurması üzerine serbest bırakılıyordu. Mesudiye mitingi bir delinin attığı taşın peşinden denize atılan akıllılar sayesinde böylece birkaç misli büyümüş olarak CHP'nin yarar bölümüne geçmiş oluyordu.

devam edecek...

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar