Ordu
DOLAR15.8769
EURO16.8435
ALTIN942.55
Mithat BAŞ

Mithat BAŞ

Mail: [email protected]

reader

İŞGAL YILLARI VE İHANET

Geçtiğimiz günlerde Kurtuluş Savaşı ve bağımsızlığımızın sembol yapıtlarından birisi olan Samsun’daki Atatürk anıtına bir saldırı düzenlendi. Saldırıyı gerçekleştiren hainler son yıllarda o kadar gemi azıya aldılar ki; Atamızın Anadolu’ya ayak basarak Milli Mücadeleyi başlattığı Samsun’umuzda, bunu temsil eden Atatürk anıtını yıkmaya bile teşebbüs edebiliyorlar.

Bu hainler acaba bu cesareti nereden alıyorlar? Bu kin ve nefretin tarihi alt yapısı nelerdir? Yazımızda bu konulara değineceğiz.

Kuşkusuz benzer olaylar yeni değildir. Aynı ihanetler işgal yıllarında da vardı. Kimi hainler düşmanla işbirliği içinde idiler. Kuvayı Milliyeye karşı Kuvayı İnzibatiyeyi çıkarmışlar, ülkenin dört bir yanında iç isyanlar meydana gelmişti. Kurtuluş Savaşı hem emperyalizme kaşı, hem de yerli işbirlikçilerine karşı çift taraflı olarak yürütülen bir savaştır. Atatürk ve Cumhuriyete karşı günümüzde gerçekleştirilen olaylar o yıllardaki ihanetin günümüze yansımasıdır.

Bu kansızlar, ülke işgal altındayken sivillere yapılan saldırı ve tecavüzlerden, Türk vatandaşlarının özgürce seyahat bile yapamadıklarından habersizdirler. Haberleri varsa da bu milletin ferdi olamazlar. “Keşke Yunan kazansaydı” zihniyeti bunların vicdanını da duygularını da insanlıklarını da kör etmiş gibi görünüyor. Bu nedenle yurttaşlarımıza hatırlatmak bakımından işgal yıllarına ait bazı belgeleri paylaşıyorum.

İtalyan işgali altındaki Muğla’dan Yunan işgali altındaki İzmir’e seyahat edebilmek için bir nevi pasaport olan izin belgesi alıyorlardı. Hatta Mustafa Kemal işgal altındaki İstanbul’dan ayrılıp Samsun’a çıkarken bile İngilizlerin izin belgesi gerekmişti. Hatta Çanakkale’de eşi şehit düşen bir Türk kadını Çanakkale’den İstanbul’a gitmek için İngilizlerden izin belgesi almıştı. (Belgeler yazı ekinde)

Yukarıda belirtildiği gibi memleket bu haldeyken işgalcilere karşı mücadele başlatan yurtseverlere karşı işgalcilerle işbirliği yapan çok sayıda vatan haini vardı. Bunlar işgalcilerle de işbirliği yaparak örgütlenmişlerdi. Bu hainlerin fikri altyapısı günümüze kadar gelmektedir. Samsun’daki menfur saldırının sebebi bu hain fikri altyapıdır.

Şimdi bunlardan özellikle günümüzde de etkili olan o işbirlikçi fikri altyapının ağababalarından en önemlisi olan İskilipli Atıf Hoca’dan bahsedelim.  

İskilipli Atıf Hoca

İskilipli Atıf Hoca, 1876 yılında Çorum’un İskilip ilçesi Tophane köyünde doğmuştur. Anne tarafından Arap kökenlidir. Annesi Nazlı Hanım Mekke’den Çorum’a göçen Beni Hattab aşiretine mensup Arap dede namıyla tanınan bir şeyhin torunudur. Arap Dede, halen Çorum’daki türbesinde gömülüdür.

1905 yılında Fatih Camii vaizi iken yasa dışı para topladığı çini Şeyhülislamlık tarafından Bodrum’a sürülmüş, buradan Kırım’a kaçmıştır. 1908 yılında ilan edilen II. Meşrutiyette dönmüş, ancak Mahmut Şevket Paşa suikastında adı geçtiği için 1913 yılında 5,5 yıl Sinop’ta cezaevinde yatmıştır.

Mustafa Sabri ve Saidi Nursi ile önce Cemiyet-i Müderrisini kurmuş, sonra da Teali-i İslam Cemiyeti reisi olmuştur (19 Şubat 1919). Mustafa Sabri şeyhülislam olunca Ömer Fevzi Bursa, Hilmi Efendi Edirne, Ali Rıza Efendi Babaeski müftüsü yapılmıştır. Edirne Müftüsü Hilmi Efendi, Selimiye Camiinde Venizelos için şükran duası eden, Babaeski Müftüsü Ali Rıza Efendi de Müslüman halkı Yunan komutana ihbar eden müftüdür.

İskilipli Atıf da yukarıda adı geçen müftüler kadar haindir. Başında bulunduğu Teali-i İslam Cemiyeti, 17 şubesiyle Allaha, peygambere ve halifeye bağlı” politika izleyen bir siyasi fırka sayılır. Damat Ferit, Teali-i İslâm Cemiyeti, Said Molla, Papaz Frew ve İngiliz Muhibleri Cemiyeti ile işbirliği içinde çalışmışlardır. Bursa müftüsü Ömer Fevzinin kurduğu Anadolu Cemiyeti, İzmirde özerk bir İyonya devleti kurulması için, Yunan temsilci Trandifalosla görüşüp Cenova Konferansına gönderdiği öneri ilginçtir: “Sultana dokunulmasın ama Ege’de bir Yunan devleti kurulmasına razıyız!

İskilipli Atıf’ın asıl ortaya çıkışı, Teali-i İslam Cemiyeti reisi iken halkı TBMM ve Kuvayi Milliye aleyhine kışkırtan iki beyannamesiyle başlar.

... Selanik dönmeleriyle aslı ve nesli, mezhep ve meşrebi belürsüz ecnas-ı muhtelife türedilerinden mürekkep bu cemiyet. (...) Bu defa da Anadoluda Mustafa Kemal ve Kuvayi Milliye maskaraları Yunan askerlerinin önünden namerdane kaçarken saf ahali ve askerden cem ettikleri kuvvetleri düşmanla harbe tutuşturarak ve siz devam edin, biz şu taraftan onların arkasını çevireceğiz’ tarzında hilelerle savuşarak zavallı ahalimizi kırdırma usulünü takip ediyorlar. (…)
Devletler bize, “Eğer Anadolu’da Kuvayi Milliye isyanını 
bastırmazsanız, İstanbul’u da elinizden alacağız” diyorlar. Kuvayi Milliye eşkiyası ise İstanbul’u da elimizden çıkarıp son ihanetlerini yapıyorlar.

Yargılanma ve İhanet Sebebi

İskilipli Atıf, Kuvayı Milliyeye kin kusmaya devam ediyor: “(...) Elinize aldığınız fetva Allah’ın emridir. Okuduğunuz hatt-ı münif halifemizin fermanıdır. Siz Allah’ın emrine halifenin fermanına ittibaen bu katil sürülerini yaşatmamakla mükellefsiniz. Şu alçaklar ve hempaları bu cinayetleri hep sizin sayenizde yapıyor; bunların vücutlarını ortadan kaldırmak Müslümanlık için farz olmuştur.

Askerler! artık uyuduğunuz yeter, bu zalimlere alet olduğunuz kifayet eyler! Padişahımızın şefkat kucağı size açılmıştır. Hepiniz geliniz dünya ve ahiret saadetini ihraz ediniz: Size ihtar ediyoruz, Allah’ını, peygamberini ve padişahını seven bu tarafa gelsin!..”

Padişah, Allah ve Peygamber adına yayımlanan bu beyannamelerle TBMMnin açılmasına karşı çıkılıyordu. Bu beyannameler, Eskişehir-Kütahya köyleri ve cephedeki asker üzerine Yunan uçakları tarafından atıldı. Bazı askerler silahıyla cepheden kaçtılar. (Fevzi Çakmak anılar) 5 Nisan 1920 tarihli Vahdeddinin hattı hümayunu, Dürrizade fetvaları ve Teali-i İslam Cemiyeti beyannameleri bir broşür içinde yayımlandı…

17 Kasım 1922de Vahdeddin kaçıp Mustafa Sabri de çarşaf içinde İngiliz temsilciliğine sığınınca Atıf Hoca desteksiz kaldı. Saltanat hilafet kaldırılmış, Tevhid-i Tedrisatla medreseler lağvedilmiş, Hoca boşta kalmıştır.

Şapka devrimi henüz ortada yokken 1924 Temmuzunda Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesini yayımladı. Bu risaleyi yazma amacı ona göre dinsiz Cumhuriyete şapka simgesi ile yumruk indirmekti.

İsyanla Doğrudan Bağlantı

Şapka devrimiyle Anadoluda gösteriler başlayınca (1925), İstiklal Mahkemesi olaya el koydu. Anlaşıldı ki Atıf Hocanın risalesi buralara ücretsiz gönderilmiştir. Giresunda yapılan ilk sorgulamada (16-18 Aralık 1925) risalesi üzerinden işlem yapılmadı. Ankarada yapılan yargılamada, otuzdan fazla kişi yargılandı, Ömer Rıza Doğrul, Hafız Osman ve Tahirül Mevlevi beraat ederken İskilipli Atıf için idam kararı verildi.

Tüm yaptıkları belgeli Mahkemenin 3 Şubat 1926 tarihli karar gerekçesi şöyle: ... Halkı isyana teşvik kastıyla Frenk Mukallitliği ve Şapka risalesi yayımladığı, muhtelif mahallere ücretsiz dağıttığı sırada Polis Müdüriyetinin 24/8/1341 (1925) tarihli raporuyla Dahiliye Vekaletine ihbar edildiği, toplatılmasının İstanbula bildirildiği halde, isyandan evvel tekrar isyan mıntıkalarına dağıtıldığı ve isyanın çıkmasında en büyük amil olduğu…

(...) Milli Mücadelenin en buhranlı zamanında işgal ordusuna mukavemet edilmemesi için Teali-i İslam Cemiyeti adına düzenlenen ve 20 bin adet basılan beyannamelerin Yunan tayyareleriyle Anadolu köylerine attırıldığı, inkılâplara ve Cumhuriyete daimi bir düşman vaziyeti almış olan bu adamın isyan hadisesi ile maddeten ve manen alakadar bulunduğu birçok delil ile anlaşılmıştır... ”

Görüleceği üzere Atıf Efendi Şapka risalesinden değil, halkı Kuvayi Milliye aleyhine kışkırtan ihanet beyannameleri ve fesat çıkarmaktan yargılandı. Babaeski Müftüsü Ali Rıza Hoca da masum köylüleri Yunan idaresine ihbar ettiği için, ikisi birden Hıyanet-i Vataniye Kanunundan idama mahkûm oldular.

Zerzevat kültürü, Atıf Hocanın Şapka Kanunundan bir buçuk yıl önce çıkan risalesi nedeniyle haksız idam edildiğini yazar. Halbuki  o Teali-i İslam Cemiyetinin Yunan ordusunu kurtarıcı sayan ihanet beyannameleri yüzünden hüküm giymiştir…

Atıf Hoca’daki Hurafe Bilinci

Gelelim Hocanın zihin arkasına. “Frenk Mukallitliği ve Şapka” risalesinde şunları yazar: ... Batı taklitçiliği ve küfür alameti şapkayı giymekle, namazı terketmek veya zina ve hırsızlık gibi şeyleri irtikap etmek arasında fark yoktur..”

Kuranda fes hakkında tek kelime geçmediği halde, şapkayı değil, püskülü bile İslam’ın simgesi sayar.

Bu Risalenin zihinsel arka planı yalan ve riyaya gömülmüş hurafe bilincini yansıtır. Çatal-bıçağı bile gâvur icadı diye sofrasına koymayan Atıf Hocaya göre, “Şapka kanunu Türkleri dinden son bağlarını koparmıştı. Fes namazda alnın yere değmesini sağlıyor, şapka bunu engelliyordu, amaç namazı kaldırıp secdeyi önlemekti…”

Yaşar Nuri Öztürke göre ... Bu zat sadece engizisyon mantığının zebunu değil, aynı zamanda ruhen hasta ve sapıktır. Birbirine ebediyen mahrem olanların bile vücutlarının kol, bacak, diz, yüz gibi kısımlarına bakmasını şehvet kaydına bağlamak ruh sağlığı için facia sayılacak bir saplantıdır. Bu sapık mantığa göre, annenizin veya kızınızın bacağına, hatta yüzüne, saçına bakabilmek için bunun ‘şehvet dışında’ olduğunu tespit etmeniz gerekir.”

Devrinin valisi işgalciler tarafından Maltaya sürülen Süleyman Nazif, bu risalesinde Bedevi kültürünün taassup fetişizmine son noktayı şöyle koyar:

... Hiçbir kazma, İslam dinine bu Risaleyi yazan kalemden daha derin mezar kazamaz. Hatır ve para karşılığı fetvalar veren fukahamız, İslam’da papazlardan daha mûziç bir ruhani müessese yarattılar. Ben bile bugün, 1200 senelik mezhebimin imamını oradan çıkarıp Peygamber ve Allah’ımla yalnız kalacağım...

İnsanlığın medeni tabakaları arasında ayakkabıların yerini bile işgal edemeyecek kadar aşağılara düşmemizin sebebi, taassubu dine musallat edenlerdir. Atıf Hocanın yazdıkları tam manasıyla halt etmektir. Esasen, her fes giyen Müslüman olmadığı gibi, her şapka giyen de kâfir değildir…”

Bu Atıf Hoca olayını günümüze nasıl bağlamak ve yorumlamak gerekir?

Günümüz siyasal İslamcıların Atıf Hocaya sahip çıkması, güya mazlumiyet vermesi, hatta iade-i itibar” bile istemesi demokrasi falan değil teokrasi kafası olduğunu gösterir. Burada asıl amaç, din iman aşkından ziyade, oy vermeyi demokrasi sayan kalabalıklara bir mesaj vermektir. İleriyi geride arayan bu siyasi kültürün, din sörgenliği ve ahlak sürüngenliği günümüzde de Mütareke kafasından farklı değildir, beyin algısı aynen devam etmektedir.

Görüyoruz ki kasa - masa edebiyatı ve toplumu Allah ile aldatma siyaseti devam etmekte, tarih ve siyaset yalanlarını bile kutsallar üzerine oturmaktadır. Çünkü bu kültürün dillerinde kemik yoktur.

Bu görgüsüz taşra kültürünün sunturlu yalan ve yorumlarına verilecek en somut örnek, Süper Mürşidlleri Necip Fazıldır. O bile şehadet şerbetini Sakaryanın Mehmetçiğine değil de bu softaya içirir. Şu cümle onun: ... Atıf Hocanın saffet dolu yüzüne, meğer mahkeme reisi tüküresi, O da gece rüyasında Fahri Kâinat Efendimizi görerek savunmadan vazgeçesiymiş…”

Yazar Osman Selim Kocahanoğlu İskilipli Atıf Hoca için son noktayı koyuyor:

“Son olarak belirtelim ki, medrese öğretisinin İskilipli Atıf Hocası; Mütarekenin koyu bir İngiliz işbirlikçisi, bir Cumhuriyet düşmanı, beyannameleri ile de katıksız bir haindir.”

Mustafa Kemal ve onun hatırasına saldıranlar, Kurtuluş Savaşı öncesi Anadolu’da bile pasaportla seyahat edebildiklerini ne çabuk unutmuşlar! Yazıklar olsun!

 

Yorum Yazın

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar