Ordu
DOLAR9.767
EURO11.4151
ALTIN563.37
Av. Cansın ÖZEL

Av. Cansın ÖZEL

Mail: [email protected]

İSTANBUL SÖZLEŞMESİ YAŞATIR!

20.03.2021 tarihinde gece yarısı aldığımız bir haberle, İstanbul Sözleşmesi’nin ilk imzacısı olan ülkemizin, Resmi Gazetede yayımlanan Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle sözleşmeden çekildiğini öğrendik.

Öncelikle, İstanbul Sözleşmesinin, Anayasa’nın 90. Maddesine göre yürürlüğe konulmuş Milletlerarası Antlaşmalardan biri olması hasebiyle, “kanun hükmünde” değerlendirildiğini vurgulamak gerekiyor. Bu bağlamda, Cumhurbaşkanlığı kararnamesiyle, diğer bir deyişle tek taraflı bir yürütme tasarrufu ile sözleşmenin feshedilmeyeceği görüşü üzerinde Anayasa hukukçularımız mutabıklar. Yani, sözleşmenin halen yürürlükte olduğu ifade edilebilir. Ne var ki, bu tartışmanın çok ötesinde, siyasi erk tarafından İstanbul Sözleşmesinin (hiçbir surette) uygulanmayacağı konusunda bir tavır alınmasının dikkat çektiği de muhakkak. Özetle, yürürlükte olsun ya da olmasın, söylenilmek istenen, İstanbul Sözleşmesinin artık uygulanmayacağı…

Öncelikle, bu konuda yorum yapan herkesi, sözleşmeyi dikkatlice okumaya davet ediyorum. Zira milletvekilleri, bakanlar, siyasi parti temsilcileri ve vatandaşlar da dâhil, sözleşmeye yöneltilen eleştirilere dikkat edildiğinde, hiçbirinin sözleşmeyi bir kere dahi okumadıklarından emin olabiliyoruz.

İlk olarak, sözleşme sanılanın aksine “aileyi” hedef almıyor. Bilakis, aile içi şiddetin, ailenin tarafı bulunsun ya da bulunmasın bireylerin maruz kaldığı ayrımcılığın önlemesi için taraf devletlere çok önemli yükümlülükler getiriyor. Diğer yandan, şiddetin, ayrımcılığın, ısrarlı takibin, tacizin ve istismarın kol gezdiği ülkemizde, suç unsuru eylemlerin ve ayrımcılığın engellenmesi, sanılanın aksine “kutsal aile birliğini” engellememektedir. Kaldı ki, şiddetin, tacizin, istismarın ve ayrımcılığın bulunduğu bir ailenin devamında tarafların, çocukların ve de genel manada toplumun bir menfaati bulunmamaktadır. Devletin görevi, bireylerin mağduriyetine rağmen “aileyi” korumak değil; bizzat bireyleri (çoğunlukla da dezavantajlı konumda bulunan kadın ve çocukları) korumaktır.

Diğer yandan, sözleşmenin eşcinsel birliktelikleri teşvik ettiği yönünde bir eleştiri var. Öncelikle, İstanbul Sözleşmesi “cinsiyet, toplumsal cinsiyet, ırk, renk, dil, din, siyasi veya başka tür görüş, ulusal veya sosyal köken, bir ulusal azınlıkla bağlantılı olma, mülk, doğum, cinsel yönelim, toplumsal cinsiyet kimliği, sağlık durumu, engellilik, ,medeni hal, göçmen veya mülteci statüsü veya başka bir statü gibi, herhangi bir temele dayalı olarak ayrımcılık yapılmaksızın” sözleşmenin uygulanacağı hükmünü içeriyor. Yani, sözleşme sadece kadınların değil, çocukların, engellilerin, sığınmacıların, azınlıkların kısacası toplumun tüm dezavantajlı grupların devlet korumasından faydalanırken ayrımcılığa uğramasını yasaklıyor. Bu madde içeriğinden de anlaşılacağı üzere, toplumun homoseksüelliğe zorlanması ya da teşvik edilmesi gibi bir husus bulunmadığı gibi; yasaklanması da söz konusu değil. Nitekim demokratik ülkelerin günlük tartışma içerikleri ile kıyaslandığında, bizim toplum olarak halen LGBTİ bireylerin ayrımcılığa uğramaması gerektiğini ifade etmeye yönelik çabalarımız oldukça utandırıcı. Bilinmesi gerekir ki, insanların cinsel kimliklerine devlet müdahale edememektedir. Bu bağlamda, kişilerin cinsiyet ya da cinsel yönelimleri hasebiyle uğradıkları ayrımcılık ve haksızlıkların bertaraf edilmesi de bizzat devletin sorumluluğundadır. Bu husus yalnızca ulusal mevzuata ve uluslararası insan hakları hukukuna değil; yazılı mevzuatların çok ötesinde, bir doğal hukuk anlayışına tekabül etmektedir.

Kaldı ki, LGBTİ bireyleri ele alarak, sözde ahlaksızlıkları bertaraf etmeye çalıştığını iddia eden aynı zihniyetin, iş tacize, tecavüze, kadına, çocuğa, hayvana ve doğaya zarar vermeye gelince üç maymunu oynamasını, çok eşliliği savunanları terfi ettirmesini, istismar yuvası bazı tarikatları soruşturmamasını sizin vicdanınıza ve değerlendirmenize bırakıyorum.

Son olarak, İstanbul Sözleşmesinin mevcudiyetine rağmen, her gün kadınların öldürülmeye devam edildiği, bu yüzden sözleşmenin bir işe yaramadığını iddia edenler; kabahati sözleşmede değil; sözleşmeyi uygulayanlarda arasın. Keza, kadın erkek eşitliğinin sadece yasalar nezdinde değil; pratik hayatta da sağlanması, öncelikle bu eşitliğe yasayı uygulamakla yükümlü siyasilerin de inanmasını zaruri kılmaktadır.

 Diğer yandan, sözleşmeyi topa tutan hemcinslerimi izlerken, aklıma ünlü yazar Simone de Beauvoir’a ait şu söz geliyor:

“Sadece erkek değildir kadını ezen. Kadın kendi hayatından sorumlu olmaktan vazgeçerek kendi kendini de eziyor.”

 

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar