Ordu
DOLAR9.5105
EURO11.069
ALTIN549.00
Umut ÇAKMAK

Umut ÇAKMAK

Mail: [email protected]

Türkiye’nin Dış Ticaret ve Döviz Açığı Sorunu (1)

Sizce, Türkiye’nin en büyük ekonomik sorunu nedir?

Bu sorunun cevabı olarak çoğunuzun aklına, başta işsizlik, enflasyon, gelir dağılımı adaletsizliği, düşük ücretler ve maaşlar gibi Türkiye’nin temel makro ekonomik sorunları gelebilir. Haksız da sayılmazsınız…

Ancak benim aklıma gelen en önemli sorun, dış ticaret açığı veya daha genel bir ifadeyle döviz açığıdır. Peki, yazılı ve görsel basında sıkça kullanılan bu “dış ticaret açığı” nedir?

Dış ticaret dengesinin iki kalemi vardır: ihracat (export/X) ve ithalat (import/M). Eski tabirle, sırasıyla dış-satım ve dış-alım. Dış ticaret kalemleri ağırlıklı olarak mal ticaretinden oluşsa da, hizmet ticareti olarak da yapılmaktadır. Örneğin, turizm, eğitim, sağlık, bankacılık, sigorta, taşımacılık, ulaşım gibi hizmet ticaretinden de ülkeler gelir elde etmektedir. Tersi şekilde hizmet giderleri de bulunmaktadır. Dolayısıyla, ihracat gelirlerinden bahsederken, mal ve hizmet ihracatını dikkate almak, döviz kazancının değerlendirilmesi açısından daha doğru olacaktır.

İşte, ihracat ile ithalat arasındaki farka (X-M) dış ticaret dengesi; ithalatın ihracatı aşması durumunda ortaya çıkan döviz açığına da (M>X) dış ticaret açığı denir. Dış ticaret açığı, bir ülkenin döviz açığıdır. Eğer, ihracat ithalattan fazla ise (X>M), buna da dış ticaret fazlası denir.

Ancak hemen belirtelim, bir ülkenin yegâne döviz kazancı ve/veya kaybı sadece ihracat ve ithalat kalemlerinden oluşmaz. Ülkeye olan doğrudan veya dolaylı sermaye giriş-çıkışları da döviz gelir ve giderlerini belirler. Ancak ağırlıklı olarak dikkate alınan değişkenler dış ticaret kalemleridir.

Peki, Cumhuriyet tarihi boyunca bizim dış ticaret dengemiz nasıl bir seyir izlemiştir?

Türkiye ekonomisi, Cumhuriyetin kurulduğu 1923’ten 1930 yılına kadar sürekli dış ticaret açığı vermiştir.  Ekim 1929’da ABD’de başlayan “Büyük Buhran” sonrası 1930’lu yıllarda devlet öncülüğünde sanayileşme stratejisine geçen ve beraberinde koruyucu dış ticaret politikalarına (ithalatı engelleyici, yerli üretimi özendirici) yönelen Türkiye ekonomisi, 1930 ile 1946 yılları arasında --1938 yılı hariç-- dış ticaret fazlası vermiştir. Zaten bu dönem, Türkiye’nin dış ticaret fazlası verdiği tek dönem olmuştur. 1947 yılı ve sonrasından günümüze kadar da sürekli dış ticaret açığı verilmiştir. Hatta 1950–1980 döneminde her on yılın sonunda, dış ticaret açığı ve döviz sıkıntısı yüzünden, mevcut hükümetler istikrar programları hazırlamak ve mali destek için IMF’nin “kapısını çalmak” zorunda kalmışlardır (4 Ağustos 1958, 10 Ağustos 1970 ve 24 Ocak 1980 istikrar kararları).

Ancak yine de, Türkiye’nin döviz darboğazı yaşadığı en sıkıntılı dönem 1970’lerin sonları olmuştur. Hatta Türkiye’nin en önemli siyasi figürlerinden olan Süleyman Demirel’in 1970’lerin ikinci yarısında Japonya Büyükelçiliği’ne maaş ödemesi 70 sent eksik olduğu için maaş ödemesi yapılamayınca söylediği “70 sente muhtacız” cümlesi, dönemin döviz sıkıntısı en iyi anlatan ve sloganlaşmış bir ifade olmuştur… Üstelik bu dönem, sadece ekonomik anlamda değil, sosyal ve politik anlamda da Türkiye’nin “sancılı” bir dönemi olarak tarihe geçmiştir. Bir yandan, küresel ölçekte yaşanan iki petrol krizi, artan enflasyon oranları, bazı temel maddelerin yokluğu, karaborsa ve mal kuyrukları, azalan üretim, enerji darlığı, grevler, hızla artan işsizlik ve gelir dağılımının bozulması gibi ekonomik faktörler; diğer yandan da, 1 Mayıs 1977’den sonra tırmanan “sağ-sol” kavgaları ve bütün bunların yarattığı toplumsal huzursuzluk, bu döneme damga vuran temel gelişmeler olmuştur.

Bütün bu olumsuz gelişmeler ise, Türkiye’yi yeni bir ekonomik arayışa itmiştir. Sonunda, 24 Ocak 1980 İstikrar Kararları ile Türkiye ekonomisi, “İhracata Yönelik Sanayileşme Stratejisi’ni” benimseyerek serbest piyasa ekonomisine geçişin ilk adımlarını atmıştır…

1980 sonrasının gelişmeleri, yazının 2. kısmında gelecektir.

Sağlıcakla kalınız, Ordu’ya selamlar…

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar