Ordu
DOLAR9.5251
EURO11.0566
ALTIN546.91
Umut ÇAKMAK

Umut ÇAKMAK

Mail: [email protected]

Türkiye'nin Enflasyon Sorunu: Tarihçesi ve Ekonomik Etkileri

Ekonomi literatüründe enflasyon “fiyatlar genel düzeyindeki sürekli artışlar” olarak tanımlanır. Bu tanımda iki nokta önemlidir: İlki, fiyat artışlarının mal ve hizmetlerin büyük bir çoğunluğuna yansıması, yani fiyat artışlarının genel düzeyde hissedilmesidir. İkincisi ise, fiyat artışlarının bir veya iki yıl gibi kısa süreli gerçekleşmiş olması değil de, süreklilik arz ediyor olmasıdır.

Türkiye İstatistik Kurumu’nun verileri incelendiğinde, 1923-1970 dönemi boyunca enflasyon oranlarının genellikle tek hanelerde veya %10’larda gezindiği görülür. Ancak 1973/74 ve 1978/79 yıllarında yaşanan petrol krizlerinin etkisiyle artışa geçen enflasyon oranları, 1978’de %52’ye, 1980 yılında da %107 ile Cumhuriyet tarihinde ilk kez üç haneli rakamlara ulaşmıştır. Enflasyon oranları 1980’li yılların başlarında %30’lara düşmüş olsa da, 1985 yılından sonra tekrar artma eğilimine girmiş ve bu tarihten 2004 yılına kadar ortalama %60-90 bandında dalgalanarak ekonominin neredeyse bütün makro-ekonomik dengelerini alt-üst edecek yüksek ve kronik enflasyon sürecinin yaşanmasına yol açmıştır. 2004 yılında tek haneye inen enflasyon oranları (%9,8), 2004-2019 dönemi boyunca da genelde tek haneli olmak üzere %6,1 ile %11,9 aralığında dalgalanmıştır (2018 yılı hariç: %20,3).

Belirtmek gerekir ki, izlenen yanlış ekonomi politikaları ve oy peşinde koşan siyasilerin popülist yaklaşımları, 1980 ve 1990’lı yıllarda yüksek ve kronik enflasyonun oluşmasına neden olan ve bu süreci besleyen en önemli faktörlerin başında gelmiştir. Bunun yanı sıra, enflasyon ataleti de enflasyonun düşürülmesi önündeki en büyük engel olmuştur. Enflasyon ataleti; “enflasyonu düşürmek için uygulanan politikalara karşın, insanların geçmiş dönem enflasyon beklentilerini sürdürmeleri sebebiyle enflasyonun düşmeye karşı direnç göstermesi” biçiminde tanımlanabilir.

Türkiye ekonomisinde yüksek ve kronik enflasyonun en büyük olumsuz etkisi bütçe dengesi üzerinde olmuştur. Enflasyon oranının artması, Devlet İç Borçlanma Senetleri’nin (DİBS-Tahvil ve Bono) faiz oranlarının yükselmesine yol açmıştır. Özellikle 1990’lı yıllarda enflasyon oranı %60-70’ler civarında gerçekleşirken, DİBS faizleri %100’lere ulaşmış; hatta geçmiştir. Bu denli yüksek faiz, kamunun bütçe harcamaları içindeki faiz yükünün ve dolayısıyla bütçe açıklarının hızla artmasına neden olmuştur. Bütçe açıklarının kronikleşmesi ve ağırlıklı olarak piyasadan borçlanma yoluyla çalışılması ise, iç borç stokunun artmasına yol açmıştır. 1980 ve özellikle 1990’lı yıllarda bütçe açıkları ve iç borç stokunda yaşanan bu hızlı artışlar da, gerisin-geriye enflasyonist süreci beslemiştir.

Yüksek enflasyonun bir diğer olumsuz etkisi de üretim ve yatırımlar üzerine olmuştur. Bütçe içindeki faiz harcamasının artması demek (2001 yılında %51’e ulaşmıştır), kamu bütçesinin diğer kalemleri olan cari harcamalar ve özellikle yatırım harcamalarına ayrılan payın azalması demektir. Dolayısıyla, artan enflasyon ve neden olduğu faiz yükü, kamu yatırımlarını ve üretimini önemli ölçüde engellemiştir.

Aynı olumsuz etki özel sektörde de yaşanmıştır: DİBS faizlerinin %100’lere ulaşması, bankacılık sektörünü fiziki yatırımlar için piyasaya kredi vermek yerine, bu çok yüksek reel faiz gelirinden yararlanmak için kamu sektörünün borçlarını kapatmaya itmiştir. Zaten, “Para parayı çeker”, “Faiz lobisi” ifadeleri de, 1990’lı yıllarda bu yüksek faiz ortamının bir sonucu olarak dilimize pelesenk olmuştur. Kısaca, özel sektör de kamunun borçlarını fonlayan bir kurum haline gelmiş; yatırım ve üretim bu sebeple de sekteye uğramıştır.

Ana Sayfa
Web TV
Foto Galeri
Yazarlar